Arama :

|  Bize Ulaşın

İçerik Ekle

Sitemizde 4626 masal bulunmaktadır.


Dini Hikayeler >> Ah Babacığım

Müge, Müjgan’a kırgın da olsa hissettirmedi. Böyle anlarda Şebnem’in kendisine nasıl nezâketle davrandığı aklına gelmişti. Samimiyet dolu bir sesle Müjgan’a mukabelede bulundu:

“–Allâh’a şükür, çok huzurluyum. Sen nasılsın?”

Bu sefer Müjgan şaşırdı:

“–Kız sana ne oldu? Sende bir tuhaflık seziyorum. Sen kabına sığmayan bir kız, fırtınalı bir denizdin. Sana ne oldu ki, böyle bir sükûnete büründün. Sen eskiden, bu kullandığın kelimeleri bilmezdin. Hangi meselede olursa olsun burnundan kıl aldırmazdın. Hele sana son davranışım karşısında, önceden olsaydı, benim canıma okurdun ve bir daha aslâ konuşmazdın. Herhâlde babanın iflâsı sana çok dokundu.”

Son cümle, Müge’nin kalbini tekrar yaraladı. Yine de îtidali elden bırakmadı:

“–Hayır dokunmadı. Aksine çok faydalı oldu.”

Müjgan’ın aklı almadı:

“–Ne yani? İyi ki iflas ettik mi diyorsun? Babanın iflasına seviniyor musun yoksa? Bu nankörlük değil mi? Senin bu hâlin, bu sözlerin tam bir muammâ!..”

Müge:

“–İyi ki iflas ettik demiyorum elbette... Fakat o iflas, benim gözümü ve gönlümü açtı diyorum. Yaptığım ise, babama nankörlük değil, bilâkis nankörlükten kurtuluş ve gerçeği idrak ediştir. Çünkü asıl nankörlüğü, evvelki hâlimizde fazla fazla yaşıyorduk. O nîmetleri verene karşı azıcık bile şükretmiyorduk. Başımıza gelen hâdiseler, beni derin bir uykudan uyandırdı. Sen, benim bu hâlime şaşıyorsun. Alnıma dikkatle, iyice bir bak. Orada artık «aptal» yazmıyor.” dedi.

Müjgan afalladı. Müge, sanki hiç duymadığı yabancı bir lisanla konuşuyordu:

“–Müge, sen gerçekten nasıl böyle değiştin?! Seni tanımasam, bu duyduklarıma inanamazdım. Sen o benim bildiğim Müge olamazsın. Neredeyse cami hocası gibi konuşuyorsun. Bu kadar kısa zamanda, bütün bunları ne çabuk öğrendin?! Yoksa sen de Şebnem gibi kendine bir tesellî metodu mu buldun? Hayatında oluşan boşluğu böyle mi doldurmaya karar verdin?”

Bir zamanlar en küçük hadise karşısında bile son derecede öfkelenen Müge, gayet sâkindi:

“–Yanlış düşünüyorsun. Bilâkis şimdi boşluksuz yaşamaya başladım. Eskiden sanki meçhule akan bir selde sürüklenen, âkıbeti belirsiz kütükler gibiydim. Şimdi kendimi daha güvende ve daha bilinçli hissediyorum. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi daha rahat kestirebiliyorum. Daha önceleri ben nasıl bu kadar açık bir hakikati göremediysem ve sefâletimi saâdet zannettiysem, şu an, sen de aynı hâli yaşıyorsun. İçinde yaşadığın süflî, nefsânî ve çılgın hayatın ne kadar anlamsız, gâyesiz ve bomboş olduğunu göremiyorsun!”

“–Bu cümleleri nereden öğrendin Müge? Sanki bu sözler senin ağzından çıkmıyor. Sanki sen bir flüt gibisin, seni üfleyen başka bir nefes var. Sen değil, sanki perde arkasından o konuşuyor. Şimdi anlıyorum; meğer arkadaşlar, boşuna seninle konuşmama kararı almamışlar. Haklıymışlar. Dinlemedim onları, şimdi ayaküstü benim de başımı şişirdin.”

Müge, afallama hâlindeki Müjgan’a tebessümle:

“–Gerçeklere dönmek, onları düşünüp konuşmak ve istikbâli görmek; sana bu kadar mı uzak?”

Müjgan, öfkeli bir şekilde:

“–Ben daha gencim. Böyle şeyler düşünmek istemiyorum.” dedi.

Müge:

“–İstemiyorsun. Zira şimdi sen çocukların bindiği dönme dolaplarda kendini avutuyorsun. Düşünmeyince kurtulabileceğini mi zannediyorsun?! Seni bekleyen büyük hakikatlerden, meselâ ölümün ürküntüsünden ve sonrasından ne haber? Bir mezarlığın yanından geç! Orada her yaşta ölülerin mezar taşlarını görürsün. Dünyaya gelişini, anneni-babanı sen tercih etmediğin gibi, ömrünü de sen tayin etmedin ki...

Düşünmüyor musun?! Her gün dünyada milyonlar doğuyor, milyonlar dünyadan gidiyor. Bu geliş, bu gidiş nereye? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Gelişte ve gidişte bir irademiz var mı? Müjgan!.. Tabiî sen, gözünün önüne parmağını koyarsan hiçbir şey göremezsin.

Müjgan!.. Sen benim eski, hoppa ve taşkın hayatımı yaşıyorsun. Bu sebeple benim ne hâlimden, ne de konuşmamdan hiçbir şey anlamıyorsun.

Şunu hiç unutma ki, sokak kaldırımlarının kenarında açan çiçekler, er-geç çiğnenmeye mahkûmdur.

Rabbim, beni son anda uçurumun kenarından döndürdü. Sen ise, şimdi o tehlikeli uçurumun kenarında dolaşıyorsun. Dikkat et, an gelir, her şeyini tüketmiş bir şekilde mahvolursun. Telâfîsi de zor olur, ondan sonra her şey bitmiş olur.”

Müjgan, cevap vermekte zorlandı. Tıkandı. Sonra öfkeyle:

“–Bütün bunlar, benim elbise parası meselesinin öcünü almak için mi?” diye çıkıştı.

Müge şöyle cevap verdi:

“-Ben, bu kuruntuları çoktan aştım.”

Müjgan iyice şaşkınlaştı, Müge’nin yüzüne bile bakmadan yan sokağa saptı ve hızla gözden kayboldu.

Müge, Müjgan’ın bu derecede duygusuz ve âdeta cansız bir ceset gibi olması karşısında kalakaldı. Ne demişti ki? Söylediği cümleler, sadece ölümü hatırlatıp arkadaşının uyanmasına vesile olacağını düşündüğü masumâne, samimi ve dosdoğru birkaç cümle idi.

Yavaş ve yorgun adımlarla eve doğru yürürken hep bunu düşündü. Ölüm, insanlara niçin bu kadar soğuk geliyordu? Hâlbuki o, yaratılışın, bu dünyâya gelişin ve yaşanılan şu fânî hayatın mânâsını çözen tek şifre değil miydi?!

Evet, ölüm, hayatı çözen yegâne şifreydi. Öyle ki, o şifreyi hayatta iken çözemeyenler, cennetin, yani sonsuz saâdetin kapısını açmaktan ebediyen mahrum kalabiliyorlardı. Evlerinin kapısına geldiğinde içinde bir endişe duydu:

“Acaba ben o şifreyi yaşarken çözebilecek miyim?”

Birden irkildi. İçeriden annesinin feryatları geliyordu. «Allah Allah, ne oldu ki?» diye merak etti. Babasının iflas ettiği günden daha acı bir şey mi olmuştu ki, yine evin içi feryatla dolmuştu? Çabucak kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdi. Annesi, onu görünce tekrar feryat etti:

“–Kızım, güzel kızım benim. Baban, kızım, baban!”

Yaralı anne hıçkırıklara boğuldu. Kendini zorlayarak acı gerçeği söyledi:

“–Kalp krizinden onu kaybettik.”

Müge, bir anda dondu kaldı. Neye uğradığını şaşırdı. Bugünlerde her şey üst üste geliyordu. Gözlerini dolduran yaşlarla:

“–Zavallı babacığım!” diye haykırarak onun yattığı odaya girdi.

Babasının basit bir kefen içinde öylece duran, sessiz ve hareketsiz soğuk bedeni, bir an için onu da ürküttü. Ne yapacağını bilemedi.

Dünyaya gelen her insanın yaşayacağı bir gerçekti bu… Gerçek yolculuk… Sessiz yolculuk… İşte hayat… İşte ölüm… Al, sana asıl hakikat!.. Yûnus ne güzel demişti:

Mal sahibi, mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan, mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan!..

Velhâsıl yalan dünya!.. Doğumda beyaz kundak… Son yolculuktaki kefen denilen beyazlar içindeki ikinci kundak… Hayat, iki kundak arasında; inişli-çıkışlı dar bir koridor… Bu dar koridorun aldatıcı yaldızlarına aldanmayanlara ne mutlu!..

Müge, beyazlara sarılan babasına tekrar baktı. Defalarca:

“-Kefen!.. Kefen!.. Kefen!..” dedi. “Fânî hayat çarşısının, en son giysisi kefen; bütün fânî alışverişlerin iptal noktası değildir de, nedir?!..”

Babasının hayat serüveni gözlerinin önüne geldi. O, her canlıya bir sefere mahsus olarak verilen bu imtihan süresini ziyan ederek gitmişti. Yüreği burkuldu.

Düşündü;

Bundan sonra babasının güzel ameller yapmaya artık hiçbir imkânı yoktu.

Düşündü;

Rûhânî dünyamız olmazsa, etten bir kalıbız. Sanki deriden bir torba içine yığılmış kan ve kemik kütlesi!.. Onu da bir müddet sonra toprağın koynuna teslim edeceğiz.

Bu imtihan dünyası; herkes için sadece bir varmış, bir yokmuş! Hâl böyleyken yalnızca ten planında yaşamak, nefsânî arzuların girdabında boğulmak, tatminsiz bir nefsânî hayat, ne acı bir aldanış!.. Ne acıklı kötü bir son!..

Topraktan yaratıldık, gıdamız topraktan, dönüşümüz yine toprağa… Bedenimizin âkıbeti, kurtların ve böceklerin yiyeceği olduktan sonra, bedenle övünmek ne kadar da boş!..

Ne güzel buyrulmuş:

“Dünyadan ebedîlik isteme!.. Kendinde yok ki, sana da versin!..”

Sırf bedenleri için yaşayan canlı cenâzelere bin yazık!

Yazık ki, babam da kendisini, nefsinin ihtiraslarına kurban etti.

Bütün bu düşünceler, bir anda beynine hücum etmekteydi. Hafif bir sesle mırıldandı:

“–Ah zavallı babacığım, hayattayken hiç düşünmüyordun ki… Artık buradan, ancak yaptığın hayırlar sana bir dost olarak yanında gidecek.”

Islak gözlerle babasının yüzüne bir daha baktı. Mor bir şekil almıştı. Çarpıldı. Ağlayarak konuşmasına devam etti:

“–Ah babacığım! Sen ki, her gün yoklama defterini imzalamaya mecbur bir memur gibi tıraş olur, saçına-başına jölelerle, briyantinlerle ihtimam gösterirdin. Her meclise değişik bir çehre ve değişik bir kıyafetle giderdin. Sükse üstüne sükse atardın!.. Fakat yazık ki, şimdi gittiğin yere kaskatı bir çehre, çukurlara gömülmüş, solgun iki göz, sarı bir beniz, sadece etten bir kalıp götürüyorsun.

Hatırlıyor musun, esansın en lüksünü sürünürdün. Bir yere senin geldiğin, kokundan belli olurdu. Şimdi gittiğin yerde vücudunun kokusu acaba nasıl olacak?

Ah babacığım! Kolay kolay araba beğenmezdin. Son model arabalara binmeyi çok severdin. Bu uğurda paraya hiç acımazdın. En pahalı arabalarla yıllarca caka sattın. Fiyakana diyecek yoktu. Ben de bu fiyakalı hayata aldandım. Lâkin babacığım, bugünkü araban, sadece gıcırtılı ve tahta bir tabut! Kabir toprağın da dünyadaki amellerin ile soğuk bir kundak!..

Ah babacığım! Seyahatlerinde giyim-kuşama daha bir itina gösterirdin. En şık elbiselerini giyinirdin. Şimdiki seyahatinde ise, giydiğin sadece basit bir kefen… İşte bir ömür çalıştığın hayat çarşısından sana kalan son giysi… O da fakir düştüğümüzden dolayı en ucuz ve en değersiz olanından…

Ah babacığım! Zenginken girdiğin toplantılarda seni ayakta karşılarlar, baş köşeye oturturlardı. Acaba şimdi kaç vefâkâr dostun var, işte cenâzende ortaya çıkacak!.. Tâziyene gelenler bile iki elin parmak sayısı kadar…

Âhh!.. Nerde şimdi o ikiyüzlü, maskeli hokkabazlar!..

Şimdi gireceğin yer kara toprak!.. Orada nasıl karşılanırsın bilinmez. Ancak gözlerin akacak… Başın kupkuru bir kemik hâline dönecek. Beni, ben küçükken sarılıp sarılıp öptüğün dudakların, artık dökülecek. Kalacak kupkuru bir kelle…

Ah babacığım!...”

Müge bu cümleyi ve benzerlerini, sanki virdini îfâ eden bir derviş gibi tekrarlıyordu. Babasının hazin ölümünü bir türlü unutamıyordu. Ölüme ve ötesine hazırlanmamanın çaresizliğini gözleriyle babasında görmüştü.

Gün geçtikçe Yunus Dede’nin bahsettiği takva hayatına girmeye başladı. Bütün mâzisine tamamen «elvedâ» dedi. Derin bir uykudan tamamen uyanmıştı artık. Eski şımarık, hoppa kız gitmiş, yerine hadiselerin tefekküründe derinleşen, hassas, ince ruhlu melek hasletli bir kız gelmişti. Gerçekten de artık her hâliyle melek gibi bir kız olmuştu. Bundan ötürü bir gün İffet Anne:

“–Kızım, Cenâb-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun ki, sana sırât-ı müstakîmde (Hak yolda) uyanış nasib etti. Bu yolda melek misali güzel ahlâka kavuştun. Öyleyse sana bundan sonra «Melek» diyelim. Sen melek gibisin, ismin de Melek olsun!” dedi.

Bunun üzerine Müge:

“–İffet Anne!.. O hâlde şu andan itibaren Müge ismini, o isimle bütünleşen mâzideki yanlışlarımla beraber gömüyorum. Melek ismini daha çok sevdim. Sanki ruhumun okşandığını hissediyorum. Allah sizlerden râzı olsun!” dedi.

O günden sonra, onun adı Melek oldu.

Melek, rûhen derinleşmek ve kendisini, tam anlamıyla olgunlaştırmak istiyordu. Bunun için İffet Anne’nin tavsiyesi üzerine Şebnem’le beraber iki mahalle ötelerindeki Kız Kur’an Kursu’na kaydoldular. Çünkü insanın asıl muhtaç olduğu tahsil, Kur’ân-ı Kerîm eğitimiydi. Zira Kur’ân’ın kaynağı, bütün âlemlerin Rabbi olan Cenâb-ı Hak’tı. Kur’ân-ı Kerîm, dünyada, kabirde ve âhirette saadet pusulasıydı.

Kur’ân kurslarında okudukları dersler, sanki sırf Şebnem’le Melek içindi. Onların gönül dünyasını inşâ ediyor, kalbî derinlik ve hissiyatlarını artırıyordu. Aylarca devam ettikleri kurstaki bu dersler, hulâsâ olarak şu ikaz ve irşadları ifade ediyordu:

“Bu fânî hayatta her şey hızla ömrünü tamamlıyor. Her şey lezzetini yitiriyor. Neticede insanoğluna, ancak peygamberlerin nurlu yolları huzur veriyor.

Bugün bâtıldaki insanlar bile, ellerindeki gelip geçici sistemlerinden değil, yarım yamalak da olsa inandıkları peygamberlerden medet bekliyorlar. Daima bir peygamberin etrafına sığınıyorlar. Yahudiler olsun, hristiyanlar olsun hep böyle… Sığınak, yalnız peygamberler…

O dinlerinin asılları bozulmuş insanlar bile, o kadar dünyevîleşmelerine rağmen, kurtuluş ve huzuru yine de bir peygamberin yanında arıyorlar. Ne kadar akılcı kesilseler de aklın çıkmazlarında boğulan felsefecilerin karmaşık ve hayalî dünyalarında aslâ rahat edemiyor, huzur bulamıyorlar.

Çünkü felsefeciler, yazdıkları doğruları bile kendi hayatlarına aksettiremiyorlar. Bahsettikleri fazîlet şablonları, kendi hayatlarına çekidüzen veremiyor. Söyledikleri üç-beş çözüm kırıntısı bile, onların yaşayışlarına aksedemiyor.

Çünkü insan, ilâhî vahiyden uzaklaştıkça, çıkmaz sokaklarda perişan olmaktadır. Bu durumda felsefeciler, fânî hayatın girdaplarında kendilerini bile kurtaramamışlar ki, nerede kaldı başkalarına çare olabilsinler!...

Fakat peygamberler öyle mi? Aslâ. Onlar, getirdikleri hak dinin en zirvede tatbik edicileri ve en güzel örnekleri olmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için «üsve-i hasene» yani en güzel ve emsalsiz örnek ifadesini kullanıyor.

Çünkü Efendimiz’in ahlâkı, Cenâb-ı Hakk’ın sanat harikasıdır. Her insan, kendi hâlini, O’nunla mîzan ederek huzur bulur. Zira O büyük peygamber, ömrünün her nefesinde bu ahlâkî prensipleri yaşayan «canlı bir Kur’ân» olmuştur.

Ümmeti olarak bizim de hayatımızın her safhasında Hazret-i Peygamber’in hâlinden hisse alabilmemiz, O’na muhabbette ashâb-ı kiram misâli olmamız, yani canlı bir Kur’ân olabilmek yolunda gayretkâr olmamız zarûrîdir ve şarttır.

İşte Kur’ân-ı Kerîm eğitimi, bu şartı gerçekleştirmenin en temel ve en birinci adımıdır. Her harf, sonsuz mîracın ebedî anahtarıdır.

Kur’ân’ın ilk emri, “İkra’: Oku”dur.

Bunun mânâsı: Oku! Her şeyi oku! Allâh’ın kitabını oku! Kâinat kitabını oku! Şu kâinata bakarak O’nun Hâlık’ını oku! Şu ilâhî sanata bakarak hakîkî sanatkâr olan Cenâb-ı Hakk’ı çok çok zikrederek gönlünde O’nu oku! Kudret kaleminin bu âleme çizdiği satırları oku! Kâinât kitabının sayfalarını gönülden okuyarak çevir. İnsana bilmediğini öğreten Allah’ın adıyla oku!

Nitekim Mevlânâ Hazretleri, zâhirî kitap okuma devrine “hamdım”; kâinatın esrârını okuma devrine “piştim”, ilâhî sırlar ve hikmetlerin yakıcılığından kavrulma devresine de “yandım” ifadelerini kullanarak, geçirdiği mânevî merhaleleri ifadelendirmiştir. Esas okuyabilmek, kalb iledir. Zira Cenâb-ı Hak buyurur: “Siz, Allah’tan ittika edin ki, Allah size (gerekli olanı) öğretsin.” (el-Bakara, 282)

Kur’ân’ın bize olan ikram ve nimetlerinin bir kısmını şöylece sıralayabiliriz:

1. Kur’ân’ın en önemli bereketlerinden biri, insanı tefekküre, yani ilâhî kudret akışları ve azamet-i ilâhîye tecellileri karşısında derin derin düşünmeye sevk etmesi, gafletten uyandırması, “İnsan nedir? Aslı nedendir? Varlığı nasıl başlamıştır?” suallerinin ilâhî cevaplarını vermesidir.

2. Kur’ân’ın ikinci bereketi şudur: İnsanın rûhânî duygularını derinleştirerek kâinattaki ilâhî azameti tefekkür etmesini ve bu güzel kâinat karşısında hisli bir yürekle ürpermesini temin etmesidir. Bu, ancak Kur’ân’ın irşadıyla mümkündür. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:

“Mü’minler, ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rablerine dayanıp güven kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

3. Kur’ân’ın üçüncü bereketi, insanın hayatını ölçüler içine koyması, ona dengeli ve huzurlu bir hayat bahşetmesidir. Zira dengesiz insanların hayatı, sefalet ve perişanlıktan başka bir manzara arz etmez. Kâinat, ilâhî bir denge içinde hayatını sürdürürken, onun ziyneti olan insanın nefsânî hayatının esiri olarak gayesiz yaşaması, ne hazindir!.. İnsanlık haysiyeti bakımından da ne utanç vericidir!..

4. Kur’ân’ın diğer bir bereketi, bize âhiret âleminin sırlı haritasını çizmiş olmasıdır. Kur’ân; “Bu cihan nedir? Bu dünya mekânına nereden ve niçin geldim? Ömür takvimindeki fânî günlerin hakikati nedir? Yaşayanların istikbali olan ölüm ve toprak değirmeninin hikmeti nedir? Velhâsıl kimin nesiyim, nasıl yaşamalıyım ve nasıl ölmeliyim?” suâllerinin mâhiyetini çözer ve kulu, rızâ-yı İlâhî istikametinde ebedî saâdete hazırlar.

Hülâsâ olarak Kur’ân, mü’mine: “Kur’ân istikametinde yaşa, onun ahlâkıyla ahlâklan ve müslüman olarak rûhunu teslim et!” tâlimatını verir.

5. Kur’ân, insanoğlunun dünyada, kabirde ve âhirette huzûrudur. Kur’ân’dan uzak kalmak bir ebediyet intiharıdır.

6. Bütün ilimler hudutludur. Kur’ân ilmi ise, kula, sonsuzluğun ufuklarını müşâhede ettirir. Bundan dolayıdır ki, Kur’ânlaşan mü’min kalpleri, sonsuzluğa açılarak vuslata nâil olur.

7. Mesut, huzurlu ve ihtişamlı hayat, Kur’ân hakikatlerinin cennetinde yaşamaktan ibarettir. Kur’ân’ın ihtişamına bürünen kişi, iki dünyada da âbâd olur.
 

<>Lâkin bütün mü’minler, aynı Kur’ân’nın rahlesi önünde otursalar bile, herkes ancak kendi kalbî seviyesine göre netice alır. Kur’ân, rüşdünü ikmâl etmiş insanlığa son mesaj ve son çağrıdır. İslâm dünyasında 1400 seneden beri yazılmış olan bütün eserler, bir kitabı, yani Kur’ân-ı Kerîm’i; bir insanı, yani Peygamber Efendimiz’i izah edebilmek içindir.

Peygamber Efendimiz ilâhî bir sanat hârikasıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı o müstesnâ insan, bütün insanların her türlü hâline misal olmuştur.

Velhâsıl Peygamber Efendimiz, insanlık âilesinin ve insanlık neslinin doktoru, getirdiği Kur’ân da beşerî bütün hastalıkların hikmet eczanesidir.

Mü’min, Kur’ân’la dolduğu, sünnetle feyizlendiği zaman kemal bulur. Kur’ân ve sünnet, bizde kalbî yapımız kadar derinleşir. Kur’ân ve sünnet, bizlere kendileriyle mûtenâ bir alâka kurmamızı arzu ederler. Bunun gerçekleşebilmesi için bedenî temizlik kadar kalbî temizlik de zaruridir.”

Şebnem’le Melek, Kur’ân eğitimine başladıklarından birkaç ay sonra İffet Anne’yi ziyarete gittiler. İkisinin de gözleri ışıl ışıldı. O kadar memnun ve huzur doluydular ki, bu defa hep onlar konuştu. İffet Anne ise, onların bu mânevî neşelerini ve heyecan dolu hâllerini seyre daldı ve gözyaşları içinde onları dinledi. Bir Şebnem söz alıyor, bir Melek konuşuyordu. Sanki gönüllerden “mâverâ”ya, yani ötelere pencereler açılmıştı.

Şebnem, Müge’nin Melek olarak kendisini bu kadar yetiştirmesine için için öyle seviniyordu ki, sürekli Allâh’a hamd ediyordu. Onun heyecanını daha da perçinlemek için sözü sürekli ona bırakıyordu.

Melek, hakikaten bambaşka bir şuur, feyiz ve tefekkür âlemine nâil olmuştu. Ne öğrendiyse, ne hissediyorsa hepsini vecd içinde İffet Anne’ye anlatıyordu:

“–Anneciğim! Ben şimdiye kadar Kur’ân-ı Kerîm’i ölülere okunur biliyordum. Ölülere inmiş bir kitap olduğunu zannediyordum. Fakat şimdi gördüm ki, her bir âyet bir başka cihan… Sonsuz bir umman… Ebedî bir şifa… Hayat okyanusunun fırtınalı yolcuğunda en emin ve sağlam bir ilâhî gemi… Muazzam bir hidayet…

Okudukça mes’uliyetimi fark ediyorum.

Okudukça derin bir uykudan uyanıyorum, ufkum açılıyor.

Okudukça kendime geliyorum, Rabbime yaklaşıyorum.

Okudukça şükrediyorum, hamd ediyorum, ibâdete sarılıyorum, huzur buluyorum, mahrum olanlara duâ ediyorum.

Okudukça düşünüyorum. Sanki gönlümden ötelere pencereler açılıyor. Seherlerde sanki her şey, dile gelip benimle konuşuyor.

Okudukça okuduklarımı yaşamaya çalışıyorum; merhamet ve şefkatim artıyor, beni inciten herkese hakkımı helâl ediyorum.

Okudukça kendimin dışındakilere, yani gariplere, kimsesizlere, yalnız yaşayanlara, hastalara ve bütün muhtaçlara karşı mesuliyet hisleri ile doluyorum. İnsanlığımın ve vicdanımın sesini duyuyorum. Cenâb-ı Hakk’ın, benden bir gün o garipleri soracağının idrâki içinde yaşıyorum.

Kavradım ki, emek verdiğim, ömrümü ziyan ettiğim felsefe tahsilim ne kadar boşmuş! Keşke yapılan bütün tahsillerin zemininde, Kur’ân-ı Kerim olsaydı!.. Vahyin muhtevasından gönüllere ufuklar açılmadan yapılan tahsiller, ıslak bir kağıt gibi silinmeye ve neticesiz kalmaya mahkûmdur. Ne yazık ki, ben, senelerimi ziyan etmişim. En güzel mevsimim sanki kayaların üzerinden damlayıp çöllerde kaybolan yağmurlar gibi oldu. Çıkmaz sokakların bataklarında saplanıp kalmışım!.. Şükürler olsun ki, başımdan geçen musîbet zannettiğim şeyler beni uyandırdı.

Şimdi düşünüyorum ki, gençlik nîmetini Kur’an yolunda harcamayıp da ziyan edenlere ne kadar yazık! İstikbali Allah’tan değil de, ümitlerini kağıt paçavralarına bağlayanların, markaların ve fânî mevkilerinin geometrisine sığınanların hâli ne hazin!..”

Bu cümlelerden sonra Melek’in gözleri doldu. Babasını hatırlamıştı. Onun bu dünya hayatını ziyan ederek gitmesine o kadar üzgündü ki. Tekrar mırıldandı:

“-Ah babacığım!...”

Sonra hayıflandı:

“-Ah babacığım! Geç de olsa bugün tattığım güzellikleri, keşke sen de tatmış olsaydın da beni erken yaşlarımda Kur’ân eğitimi ile tanıştırsaydın. Kur’ân sayesinde ebedî saâdete nâil olsaydın…


Ah babacığım!...”

Melek, babasının ölümünden sonra İffet Anne’nin ziyaretine daha sık gitmeye başladı. Yunus Dede’nin haftalık Mesnevî derslerini ise hiç kaçırmıyordu. Her iki yere de genellikle Şebnem’le birlikte gidiyorlardı. İffet Anne, onların her yönden İslâm’a yakışır derecede bilgili ve görgülü birer hanımefendi olmaları ve topluma bir Müslüman genç kız yüreği sergilemeleri için güzel nasihatlerde bulunuyor ve dînî bilgiler veriyordu.

Şebnem’le Melek, yine bir gün İffet Anne’nin yanına gittiler. Ancak eve vardıklarında her zamankinden farklı olarak kapıyı bu sefer Nur Hemşire açtı. Meğer geçen sabah, İffet Anne rahatsızlanmış ve bunu haber alan Nur Hemşire de aynı gün izne ayrılarak ona hizmete koşmuştu. İçeri girdiklerinde İffet Anne, hasta yatağında onları görmenin mutluluğu içinde onlara tebessüm etmekteydi. Hastalık, bu nur yüzlü ihtiyar kadının bedenini zayıf düşürmüşse de, rûhî neşvesinde en ufak bir zedelenme dahî oluşturmamıştı. Âdeta sîması nur saçıyordu. Derin bir tevekkül ve teslîmiyet hâlindeydi. Şebnem ile Melek’in hidâyet yolundaki gayretlerini ve kat ettikleri merhaleleri görmesi dolayısıyla da âdeta bir bayram huzuru ve neşvesi içinde idi.

Başucuna yakın olan yüksek sehpanın üstünde, her fırsatta açıp okuduğu Mushaf-ı Şerîf duruyordu. Melek ile Şebnem, selâm verdiler ve Allah’tan şifâ dilediler.

“–Nasılsınız İffet Anne; Allah âcil şifalar versin.”

“–Teşekkür ederim benim güzel kızlarım. İki gündür ufak bir rahatsızlığım oldu; bugün çok daha iyiyim, şükür. Ama her hâlimize şükür… Kâinat, her hâlükârda Cenâb-ı Hakk’ın rahmet tecellîleriyle dolu. Her ne kadar kulun pek hoşuna gitmese de hastalıklar bile aslında insanlar için birer nimet ve rahmet tecellîsi... Zîrâ insan hastalık anlarında aczini daha çok hatırlıyor, böylece Allâh’a daha çok sığınıyor ve O’nu daha çok zikrediyor. Âcizlik ve hastalığın bir güzel tarafı da bu…”

Bir müddet derin bir sükût oldu. Sonra şöyle devam etti:

“–Allah Teâlâ, âhir ömrümde sizin gibi ahlâklı üç kız evlât nasip etti; sadece bu nîmet için bile O’na ne kadar şükretsem azdır. Sizlerin şahsında, sahabî hanımlarının iffet, vakar ve ahlâkını görüyorum.”

İffet Anne, bu şekilde konuşurken üstündeki bütün hastalık emâreleri sanki bir anda dağılıvermişti. Daha rahat konuşabilmek için hasta yatağında doğrulmak istedi. Nur Hemşire:

“–İffet Anneciğim, istirahat buyursanız…” dediyse de, İffet Anne:

“–İstirahat ettiğim şimdilik kâfidir kızım. İnşâallah, asıl istirahatim kabirde olacak...” diye karşılık verdi.

Nur Hemşire de bu durumun farkında olduğundan ısrar etmedi ve doğrulmasına yardım edip sırtının arkasına yastık koydu. İffet Anne, Nur Hemşire’ye minnetle:

“–Teşekkür ederim kızım, Allah râzı olsun.” dedikten sonra tatlı sohbetine devam etti:

“–Rahman ve Rahîm olan Rabbimiz, bütün âlemi muhabbet üzere yaratmıştır. Böylece âlemde bulunan bütün varlıklar, ilâhî muhabbet menbaından neş’et etmiştir. En küçük zerrelerden en büyük kütlelere varıncaya kadar her şey cezb ve incizab, yani karşılıklı çekim kuvvetiyle birbirine bağlıdır. Kâinâtın harikulâde nizâmı da bu muhabbet ve câzibe sayesinde devam etmektedir.

Merhameti sonsuz olan Rabbimiz, muhabbetin ve duygu derinliğinin en üstününü hanımlarda tecellî ettirmiştir. Bir kadın rûhunun derinliklerinde yer alan incelik, zarâfet, hassâsiyet ve âhengin zemininde muhabbet, merhamet, fedâkârlık ve sadâkat vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz:

“Bana dünyanızdan (sâliha) kadın ve güzel koku sevdirilmiş, namaz da gözümün nuru kılınmıştır.” (Nesaî, İşreti’n-Nisâ, 1; Ahmed b. Hanbel, III, 128, 285) buyurarak, sâliha bir kadını, Rabbi’ne miracı hükmünde olan namazla birlikte zikretmiştir.

Çünkü sâliha kadın, etrafına saâdet saçan, cennet kokulu bir çiçektir. Her mü’min için takvâdan sonra en kıymetli nasip, evlendiği kimsenin amel-i sâlih/güzel amel sahibi olmasıdır. Sâlih erkek, nasıl huzur sarayının sarsılmaz direği ise; sâliha hanım da, saâdet bahçelerinin en kıymetli tezyînâtıdır.

Sâliha hanım, bütün üstün meziyet ve faziletleriyle başta beyi olmak üzere, bütün âilesini çoluk-çocuğunu, akraba ve komşularını görüp gözeten, onları istikamet üzere yönelmeye sevk eden bir hayır menbaıdır.

Özellikle şefkat ve merhamet meziyeti, en yüksek tezâhürünü peygamberlerden sonra annelerin gönüllerinde bulur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, kadına annelik vazifesi için ihtiyaç duyduğu bütün yüksek hisleri vermiştir. Bir mütefekkir: «Bir annenin kalbi, Yaratan’ın şâheseridir.» diyerek buna dikkat çekmiştir. Ancak gerçek annelik mefhumu, fazîlet ve ahlâkı sînesinde mezcedebilmiş mü’mine annelerde yerini bulur. «Cennet anaların ayakları altındadır.» hadîs-i şerîfi, hem dünyadaki, hem de âhiretteki cennet hayatının neye bağlı olduğunu göstermektedir.

Sahip olduğu bütün bu meziyetler sâyesindedir ki, toplumun en küçük birimi olan âileyi ayakta tutan, huzur ve saâdeti temin eden en önemli unsur, hanımdır. Bizim millî kültürümüzde bu hakikat; «Yuvayı dişi kuş yapar.» vecîzesiyle ifadesini bulmuştur. Cenâb-ı Hak, neslin muhafazası gibi mukaddes bir vazifeyi, onların şefkat ve merhamet dolu ellerine emanet etmiştir. Faziletli, ince ruhlu zarif anneler, çocuklarını dokuz ay bedenlerinde, iki-üç yıl kucaklarında, on küsur yıl ellerinde, ölünceye kadar da kalplerinde taşırlar. Böyle anneler, ömür boyu takdir, hürmet ve teşekküre lâyıktır; hayatlarının her safhasında çocuklarının maddî ve mânevî ayrılmaz birer parçası ve fazîlet mürebbiyeleridir.

Medeniyet mimarı gönül erlerinin ve büyük kahramanların esas karakteri, öncelikle böyle sâliha annelerin ellerinde yoğrulup kıvam bulur. Böyle büyük şahsiyetleri, toplum binasını ayakta tutan ana direklere benzetirsek, bu direklerin harcını kararak kalıplara döken usta el, anne gönlüdür. Hayatın diğer safhalarında insanoğlunun aldığı tahsil, terbiye ve tesirler ise, sadece bu direkler üzerine sonradan kazınan veya boyalarla işlenen nakışlara benzer.

Bu sebeptendir ki, Bahâeddin Nakşibend Hazretleri:

«–Benim kabrimi ziyaret etmek isteyen, önce annemin kabrini ziyaret etsin.» demiş ve böylece aldığı rûhânî terbiyenin ilk mimarına işaret buyurmuştur.

Ebû Hanîfe Hazretleri ise, zulme uğrayıp zindana atıldığı zaman:

«–Ben zindana atılmaktan üzüntü ve keder duymam. Ancak benim zindana atıldığımı anneciğim duyarsa çok üzülür; işte beni, asıl onun bu üzülmesi perişan eder.» diyerek hem analık duygusunun hassâsiyetine işaret etmiş, hem de annesine olan kalbî bağlılığını ifade etmiştir.

Bu örnekler göstermektedir ki, insanlık âlemi içinde en güzel ve ulvî vazife, anneliktir. Topluma yön veren, gözükmeyen kahramanlar sâliha annelerdir. Dünya üzerinde hangi meslek, güzel ahlâk ve fazîlet sahibi insanlar yetiştirmekten daha güzel ve şerefli olabilir ki?!.

Kadın, toplum yapısına olan tesirini sadece annelik vasıtasıyla icrâ etmez. O, çoğu zaman sâliha bir eş olarak da toplum üzerinde büyük bir tesire sahiptir. Bunun en önde gelen misâli, Hazret-i Hatîce validemizdir. Hazret-i Hatîce vâlidemiz, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nübüvvetinin başlangıcında O’nun en önde gelen dayanağı olmuştur. İlk vahye muhâtab olmanın ağırlığıyla titreyen ve omzundaki en büyük insanlık yükünün endişesiyle dolan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ilk tesellîyi o vermiştir. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise, ona beslemiş olduğu vefâ duygusunu, onun vefatından sonra birçok defalar zikretmiş; hayatı boyunca ona her fırsatta duâ ve senâda bulunmuştur.

Âile hayatı, insan toplumlarına âit müesseseler içinde cennetten bize tevârüs eden tek müessesedir. Diğer bütün insanî müesseselerin tesisi dünya üzerinde vukû bulduğu hâlde, âile müessesesi ilk olarak Hazret-i Âdem babamız ve Havvâ vâlidemizin izdivâcıyla cennette başlamıştır. Dünyadaki âile yuvası da bir cennet hazırlığı içinde tesis edilmeli ki, cennetteki o mes’ud âile yuvası kazanılabilmeli. Âdem ile Havva, yasak meyveye yaklaşınca ceza olarak çıplak kaldılar. İncir yaprakları ile örtündüler. Hemen istiğfâr ettiler. Zira çıplaklık, insanlık haysiyetini zaafa uğratır, diğer mahlûkâtın seviyesine indirir. Cenâb-ı Hak, insanlık haysiyetini zedeleyen bu hâlden kurtulmamız için “takvâ elbisesi”ni tavsiye etmiştir.

İslâm, anneyi biyolojik bir yapı ve biyolojik bir hâdise olarak görmez. Annenin mânevî yapısında terbiye etme özelliği vardır. Bir atasözünde denilir ki:

«–Anne bir mekteptir.»

Nesli yetiştirme mes’ûliyeti ihmal edilirse, âkıbet hazin olur. Evlât, âilesine yabancılaşır. Mânen, yabancı yerlerin evlâdı ve nesli olur. Onun biyolojik mensûbiyeti de kaybolur gider. Ondan sonra annelerin feryadı ve çığlıkları da fayda vermez ve hiçbir şey ifade etmez.

Asil bir nesil yetiştirmek, insanlık muktezâsıdır. Çocuklar, anne-babaya ihsan edilen ilâhî emanetlerdir. İslâm fıtratı ile yetiştirilen evlâtların kalpleri temiz bir toprak gibidir. Ham bir cevherdir, işlenmeye muhtaçtır. İstikbalde onların gül veya diken olması, acı veya tatlı meyveler vermesi, üzerine atılan tohumların keyfiyetine bağlıdır.

Evlâtlarımızın kusursuz olmasını istiyorsak, kusursuz anneler olmaya dikkat etmeliyiz. Zîrâ çocuğun eğitimi, anne kucağında başlar. Annenin ağzından çıkan her kelime, çocuğun şahsiyet inşâsına konulan bir tuğla mesâbesindedir. Anne yüreği, çocuğun eğitim gördüğü bir sınıftır. Şefkatin en büyük menbaı, annelerdir. Anne terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Yüksek karakterli kişiler, daha çok sâliha annelerin mahsûlüdür.

Bu bakımdan evlilik hayatı, cennetin en güzel bir misali şeklinde gerçekleşmelidir. Böyle cennet kokulu bir huzur yuvası da ancak eşler arasında gözetilmesi gereken şu iki şarta bağlıdır:

1-Eşler arasında samimiyet ve saygı,

2-Birbirlerini takvaya teşvik.

Netice olarak âilevî saadet, kadın ve erkeğin sahip oldukları kıymet ve meziyetlerinin korunmasıyla elde edilir.

Hayat arkadaşlığının mesut günleri, ince ve derin hâtıralar, samimi neşeler, refah, huzur ve lezzet; hep nikâhın rûhânî tecellisinden temin edilir..”

Şebnem ile Melek, İffet Anne’nin söyledikleri bu hikmetli sözleri can kulağıyla dinliyorlardı. İffet Anne, bu sözleri bitirdikten sonra bir başka mevzuyu, epeydir kalbinde şekillendirdiği bir meseleyi açmaya niyet etti:

“–Şimdi kızlarım, ben sizin anneniz yerinde sayılırım.” diye söze başladı.

Şebnem ile Melek de:

“–Hayır İffet Anne! Sen bize annemizden çok çok daha yakınsın. Kalplerimize silinmez nakışlar işledin. Gönüllerimizin dokusu, senin fazîlet ve irşâdınla yoğruldu. Onun için sen bizim maddî annemizden çok daha ilerisin. Ömürlük bir teşekküre lâyıksın.” dediler.

İffet Anne, kalplerindeki vefâ duygusunun yansıması olan bu sözleri mânevî kızlarından dinlerken, bir an onların başından geçenleri hatırladı. Şebnem’i, bilhassa Melek’i bir daha süzdü. Sonra içinden kendi kendine:

“-Hey büyük Allah’ım!.. O, bir zamanlar kabına sığmayan hoppa kız nereye gitti, bu melekî vasıflara bürünen ciddî vakur hanım kız nereden geldi? Nasıl ibretli bir sahne yâ Rabbi!.. Bir zıttan diğer bir zıtta, çukurdan zirve bir hâle geçebilmek, ancak Allah Teâlâ’nın husûsî bir lütfu!..” diye düşündü.

İffet Anne, sevgi ve huzur dolu bakışlarıyla sözlerine şöyle devam etti:

“–Şimdi güzel kızlarım; her ikinizin de mürüvveti, mutluluğu ve rûhânî bir istikbalinizin olması beni ziyadesiyle ilgilendiren bir mevzu… Sizlere lâyık olabilecek ve kıymetinizi bilecek damat adayları, benim için hayatî bir mesele…”

Böyle bir meselenin açılması, ikisini de mahcup etmişti. Başlarını önlerine eğmişler, hicaptan yanakları kızarmıştı. Özellikle Şebnem, âdeta kendini yerin dibine geçmiş gibi hissediyordu.

İffet Anne, onlardaki bu edeb ve haya duygusunun izlerini gördükçe, daha kararlı bir şekilde sözlerine devam etti:

“–Sizler için tâlip olmuş iki akrabam var. Ben, önce sizlere haber vermeyi münâsip gördüm. Velîlerinizle de bizzat konuşurum. Âileler görüşür, tanışır… İki taraf için de uygunsa ve sizlerin de gönlüne huzur verirse, Allâh’ın izniyle bu hayırlı işi tamama erdiririz.”

Şebnem ile Melek, utangaç bir hâlde cevap verdiler:

“–İffet Anne, bizim anamız-babamız her şeyimiz sensin.”

İffet Anne açıkladı:

“–Bahsettiğim damat adayları, benim yeğenlerim... Çocukluklarından beri yakından tanır, karakterlerini ve ahlâklarını iyi bilirim. İkisi de ibadetlerine düşkün, hayırhah ve ruhânî derinlik sahibi delikanlılar.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir kadının dört sebepten nikâhlanacağını bildirmekte ve bunların içinden dindarlık sebebiyle nikâhlanan hanımın tercih edilmesini ümmetine tavsiye buyurmaktadır. Siz de Allah yolunda birçok dünyevî hevesten ve aldatıcı nefsânî yaldızdan vazgeçtiniz; âhireti, dünyaya tercih ettiniz. Sâliha bir müslüman hanımının timsâli hâline geldiniz.

Evlilikte küfüv, yani denklik esastır. Sizler rûhî duyuş ve mânevî neşve itibâriyle damat namzetleriyle birbirinize denksiniz.

İstikbâli veren Allah’tır. Kula düşen, hayır gördüğü işler için teşebbüste bulunmaktır.”

Şebnem ile Melek, sükut ile rızâlarını ifade ettiler. İffet Anne, onları daha fazla mahcup etmemek için, mevzuyu değiştirdi. Daha sonra iki arkadaş, İffet Anne’nin evinden çıkıp kendi evlerine doğru yola koyuldular.

* * *

İffet Anne, Melek’in annesi ve Şebnem’in teyzesiyle konuştu. Melek’in annesi, ardı ardına gelen felâketler ve en son olarak da kocasının ölümü sebebiyle büyük bir rûhî sarsıntı yaşamıştı. Ancak kızının metânet dolu telkinleriyle kısa bir süre içersinde kendini toparlamış; hayattaki biricik dayanağı olarak gördüğü kızına daha çok bağlanmıştı. Önceleri Melek’teki değişimi pek hoş karşılamamıştı. Fakat Melek’teki bu değişikliğin kızılıp karşı çıkılacak değil, bilâkis gıpta edilecek bir rûhî gelişme olduğunu zamanla anlamıştı.

* * *

Şebnem ile Melek’in düğünleri aynı günde yapıldı. Yunus Dede düğünde kısa bir sohbette bulundu. Hatırdan çıkmaması gereken şu hususlara bilhassa temas etti:

“Vahdeti, yani tekliği yalnız kendine münhasır bırakan Cenâb-ı Allah -celle celâlühû- bütün mahlûkâtı çift olarak yaratmıştır. Müsbet ilmin ancak yakın zamanda tesbit edebildiği bu çift yaratılış keyfiyeti, bize on dört asır evvel muhtelif âyetlerle bildirilmiş, insanlığa bir ilim armağanı olarak sunulmuştur.

Beşer idrâk ve zevkinin ötesinde bir gelin odası hassasiyet ve îtinâsı ile döşenen bu kâinat; zerrelerin, tanelerin, hücrelerin, bitkilerin, hayvanların, insanların ve maddenin, hattâ atom içindeki elektron ve proton gibi esrarlı unsurlara kadar bütün eşyanın karakterlerine göre husûsî ve acâib bir izdivaç kanununa tâbî kılınmıştır. Bu izdivacın kemal seviyesi ise, insanda noktalanmıştır.

İnsan da, kendi cinsinden bir çift hâlinde yaşamaya muhtaçtır. Erkek ve kadın, bir bütünün iki yarım parçası gibidir. Bir araya geldiklerinde iki yarım da tamamlanmış olur. Birbirini bu şekilde tamamlama ise, ancak nikâhla mümkündür. Çünkü nikâh, insanın rûhen olgunlaşmasını kolaylaştırır. Nikâh, insanın hem ilâhî muhabbete ulaşmasına bir vesile, hem de kemal basamaklarında yükselmesinin vasıtalarından birisidir.

Birbirini hayra, fazilet ve güzel amellere teşvik eden bey ve hanımlar, ilâhî rahmet ve bereketin sağanak sağanak üzerine yağmış olduğu huzurlu bir âile yuvasını tesis etmiş olurlar.

Cenâb-ı Hak, beşerî bütün kemalin zirvesi ve mihengi olan Peygamber Efendimiz’i, bize, âile hayatında da emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak göstermiştir. O yüce peygamber, bacasından saadet tüten o âile yuvasıyla bizim en değerli rehberimizdir.

O yuva, dünyanın en mesut yuvasıydı. O yuvadan burcu burcu saadet rayihaları yayılırdı. Günlerce evlerinde yiyecek bir şey bulunmayan bu hânelerde, muhabbet, fedakârlık, hizmet, infak, itaat, rıza, sabır ve teslimiyetin lezzeti ile yaşanırdı. Duvarları kerpiçten olan bu küçücük odalar, orada bulunanlara cennet kadar geniş ve ferah gelirdi. Çünkü onlar, bu fânî dünyanın kanaatkâr misafirleriydi.

Onlar fânî ve nefsânî muhabbetlerini, ilâhî ve ulvî muhabbete döndürmüşlerdi. Gönüllerini Allah aşkıyla cilalayan o büyük ruhlar, her an gönüllerine bir başka güzelliğin ve ruhaniyetin aksettiğini görmüşler; her an Allah’ın sayısız kudret akışından birine şâhid olmuşlardır. Böylece Allah’a ve O’nun yüce Rasûlü’ne olan bu muhabbet ve bağlılıkları, onları ulvîleştirmiş ve her birini, âile hayatında ümmet-i Muhammed’in örnek alacağı anneler hâline getirmişti. Peygamber Efendimiz’in her hanımı, âdeta ayrı bir mektep idi. Kadınlara âit hüküm ve husûsiyetler, hep o hanımlar tarafından nakledilirdi.

Bu saadet ve huzur bahçesinde, en yüce üstadın terbiyesinde gül goncaları ve bilhassa Hazret-i Fâtıma, Peygamber Efendimiz’in gözbebeğiydi. Allah Rasûlü, Fâtıma vâlidemizi çok sever ve azîz tutardı. Ona her fırsatta dünya hayatının geçiciliğini ve âhiret hayatının sonsuzluğunu hatırlatır ve onu takvâya yönlendirirdi.

Allah Rasûlü, evlatlarına ve hanımlarına maddî bir miras bırakmadı. Onun en büyük mirası, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye idi.

İşte bu en mesud yuva, Kur’ân feyziyle yaşanan örnek Allah Rasûlü’nün yuvasıydı.

Evlilik hayatı öyle olmalıdır ki, her bakımdan Peygamber Efendimiz’in âile hayatından bir nasib almalıdır. Evlilik hayatı, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyeti ile öylesine dolup taşmalı ki, iki cihan saâdetine bir vesîle teşkil etmelidir. Hâsılı öyle bir âile hayatı yaşamalı ki, kalpler, anne-babalara da vefâ duygusu içinde olmalı, onların vefatlarından sonra unutulup mâzi olmamalıdır. Daima gönüllerde şükranlarla ve duâlarla yaşamalıdır.

Diğer mühim bir husus da, ibâdet hassasiyeti içinde hayırlı evliliklere vesîle olabilmek; evlenecek gençlere yardım elini uzatmaktır. Bu o kadar mühimdir ki, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri, nikâha teşvik edip evlenenlere yardımcı olmanın fazîleti hakkında şöyle buyurur:

«En üstün sadaka-i câriye, evliliğe vesîle olmaktır. Zira onların neslinden gelen kimselerin yaptıkları her iyilikten, vesîle olana da bir ecir vardır.»

Tabiî, Allah rızası için yapılan bütün hizmetler gibi bunun da tam bir ihlâsla yapılması zarûrîdir. Bu kıvama dikkat eden mü’minlere, Peygamber Efendimiz şöyle müjde verir:

“Kim, Allah için infak eder; Allah Teâlâ için (kötülüklerden) men eder; Allah Teâlâ için sever; Allah Teâlâ için buğzeder ve Allah Teâlâ için bekârları evlendirirse, (yani her işini Allah Teâlâ’nın rızâsı için yaparsa) îmânını kemâle erdirmiş olur.” (Ahmed, III, 438)

Ne mutlu, her nefes ve davranışta Allah rızasını arayanlara, niyetlerini Allah rızâsı ile te’lif eden zevc ve zevcelere!”

Yunus Dede, bu cümlelerden sonra evlenenlere hayır duâ ile sohbetini tamamladı.

Daha sonra nikâhların kıyılmasına geçildi. İffet Anne, rahatsızlığının artmasına rağmen düğüne iştirak etmek istemişti. İki güzel âile yuvasının kuruluşuna vesîle olmak, İffet Anne için dünyadaki en büyük saâdetlerden birisiydi.

Düğün merasimlerinden sonraki birkaç gün içinde, İffet Anne’nin rahatsızlığı iyice arttı. Şebnem ile Melek, onu ziyarete gittiler. Eve vardıklarında, kapıyı İffet Anne’nin kız torunlarından birisi açtı. Nur Hemşire ise, İffet Anne’nin baş ucunda Yâsin-i Şerîf okuyordu. İffet Anne, kelâmullâhı huşû içerisinde dinliyordu. İki arkadaş, sessizce odaya girip oturdular. Nur Hemşire, Yâsin Sûresi’nin sonuna gelip Mushaf’ı kapattığında kalkıp İffet Anne’nin elini öptüler. İffet Anne, hastalığın şiddeti sebebiyle zor konuşuyordu. Ancak kalbinde duymuş olduğu huzur ve saâdet hissi, gözlerinden okunmaktaydı. Ölüm, bütün güzelliğiyle bu ihtiyar annenin nur dolu yüzüne aksetmişti. İffet Anne, hafif bir sesle şöyle mırıldandı:

“–Sevgili kızlarım, kıymetli yavrularım, artık ben hayat kasetimin dolduğunu, ömür takvimimin yapraklarının tükendiğini hissediyorum.

Sizlerin en hayırlı şekilde mürüvvetini görmüş olmak gibi bir saâdete erdim âhir ömrümde. Bunun için Rabbime sonsuz şükürler ediyorum. Hepiniz hakkınızı helâl edin evlâtlarım. Nur kızım, sen de hakkını helâl et, çok emeğin geçti. Allah hepinizden râzı olsun…”

Daha sonra bakışlarını duvardaki kelime-i tevhid levhasına çevirdi. Yüzüne bir tebessüm yayıldı; dudakları şehâdet kelimesini tekrarlamaya başladı. Üçüncü tekrarlayışta başı yavaşça sağ tarafa düştü. O esnada duâlar, içli hıçkırıklara karıştı. Nur Hemşire, gözünden damlayan yaşlar eşliğinde İffet Anne’nin göz kapaklarını kapattı ve tekrar elindeki Mushaf’ı açıp hafif bir sesle okumaya başladı.

* * *

Şebnem ile Melek’in, ilerleyen zaman içinde birer kız çocukları dünyaya geldi. İkisi de yavrularını en güzel bir şekilde yetiştirmeye ihtimam gösterdiler. Onları, hem Yunus Dede’nin ziyaretine, hem de İffet Anne’nin mezarı başında duâ etmeye götürüyorlardı. Yunus Dede ise, bu yavrucakları, kendi torunları gibi seviyordu. Çocuklar da Yunus Dede’yi çok seviyorlar, onun ziyaretine gitmeye can atıyorlardı.

Bu iki yavrudan;

Şebnem, Hak yolda kendisine ablalık ve rehberlik yapan Nur Hemşire’yi daima hayırla yâd etmek için kızının adını «Nur» koydu.

Melek de, kendisini uçurumun kenarından kurtararak gerçek saadeti tattıran ve aynı zamanda bir anneden ziyade muhabbet ve hürmet gösterdiği fazilet timsali İffet Anne’yi unutmamak, O’nun mânevî hâlini ruhunda canlı tutmak ve en önemlisi O’na duyduğu vefâ borcunu îfa etmek için yavrusuna «İffet» adını verdi.

Etiketler

Ah Babacığım oku, Ah Babacığım özeti, Ah Babacığım dini hikayesi, , 

Facebook'ta Paylaş

Falda Tabanca Görmek yorumları, Falda Kale Görmek yorumları, Akdeniz Romanı konusu, İntibah Romanı oku, Falda Tabanca Görmek yorumu, Rüyada Şeker Görmek yorumları, Rüyada Kadın Görmek yorumları, Rüyada Çam Görmek ne anlama gelir, Rüyada Paşa Görmek ne anlama gelir, Rüyada Cırcır Böreği Görmek yorumu, Büyümek Masalı oku, Rüyada Vitrin Görmek yorumları, Çanakkale Askerine Rütbe Gerekmez Romanı oku, Dedem Uzun Yaşadı Fıkrası fıkra oku, Sadaka İstiyoruz Fıkrası oku,