Arama :

|  Bize Ulaşın

İçerik Ekle

Sitemizde 4626 masal bulunmaktadır.


Andersen Masalları >> Hadi Onu Vur Masalı

avcı silahlara işaret etti

`Bu gra kimin?`

`Baba yadigarı.`

`Bunu bulundurmak yasak! Haberiniz yok muydu?`

Hasan sustu.

`Söylesene!`

`Ne diyeyim hakim bey? Baba yadigarı işte, bulunmuş bir kere.`

Durmadan kendisine hakim bey diyen Hasan`ın yanlışını savcı düzeltmek zorunda kaldı:

`Ben savcıyım. Mahkemeye çıkınca hakim bey dersin. Peki çifteniz de varmış, çifte yetmez miydi? Bu çifte kimin?`

`Çifte benim.`

Hemen elini cebine attı. Eski bir cüzdan içinden kat kat, aşınmış bir iki kağıt çıkardı. Kağıtlardan birini, şöyle bir bakıp savcıya uzattı:

`Bu da çiftenin ruhsatı.`

Hasan`ın verdiği kağıt, çiftenin ruhsatı değil, havuz yaptıracağı sırada kaymakamlıktan aldığı iki torba çimentonun kendisine verilmesi ile ilgili belgeydi. Hasan, çimentoyu başka yerden bulmuş, belgeyi de saklamıştı. Savcı yüzünü buruşturdu:

`Bunun neresi çifte ruhsatı? Bu çimento belgesi... Çifte ruhsatın nerde? Göster!`

Hasan bu sefer, dörde katlı ikinci bir kağıdı uzattı.

Savcı ikinci kağıdı inceledi. Okuduğu, Hasan Kocabaş`ın avcı sıfatıyla edindiği çifte bulundurma ruhsatı idi.

Komutan, ruhsat belgesinde yazılı kayıtların, el konulan çifte ile uygun düştüğünü söyleyince, savcı Hasan`ın sorgusunu yeter gördü. Osman`a:

`Sen anlat bakalım,` dedi.

Osman duraladı. Söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Bahar`ın koynundan yeni kalkmış gibi, hala uyku sersemiydi. Olup bitenlerin gerçekliğini doğru dürüst kavrayamıyordu. Uykudan gözünü açıp da gördüğü, yıllardır her sabah uyanıp da gördüğünden değişik bu olaylar, bu baştanbaşa gövdelerinden biçilmiş aşıların durumu, bahçelerinin içinde toplanan bu kalabalık, Veli`nin ölüsü, kendisini sorguya çekenler, ancak rüya hızıyla üç dört saat içinde bir araya gelebilirdi. Bıraksalar, gözlerini ovuşturup bütün bu kalabalığı karşısından silecek, yıllardır her sabahki gibi, çapasını kavrayıp işe başlamak için cebele doğru ilerleyecek sanılırdı.

Osman`ın şaşkınlığına bakınca, birdenbire genç savcıya durum aydınlanmış göründü:

`Çifte, ağabeyinin miydi?`

Osman başını evet anlamına eğdi.

`Grayı da sen kullandın öyle mi?`

Osman bu soruya ne karşılık vereceğini bilemedi. Jandarmalar, bir elli adım ötede, biriken kalabalığı yaklaştırmıyorlardı. Kalabalık arasında gözleri Bahar`ı aradı. Altı aylık gebe Bahar`ın neredeyse jandarmaları geçip kendisine doğru atılacakmış gibi, kalabalığın içinde soluduğunu gördü.

Veli Sarı`nın ölüsünü gördükleri anda, Veli`nin gra ile öldürüldüğünü, yani Veli`yi ağabeyinin öldürdüğünü anlamıştı. Ağabeyi de anlamıştı. Şimdi, ağabeyini ele vermeyi onuruna yediremiyordu. Veli`yi ben vurdum demek ağasına düşerdi.

`Cevap versene. Ne susuyorsun?`

Yine sustu.

`Olay ağabeyinin dediği gibi mi oldu?`

Osman gözlerini savcıya kaldırdı.

`Ağabeyin seni kaldırdı, aşılığa girenler ateş edince, siz de ateş ettiniz değil mi?`

Osman mırıldanır gibi:

`Öyle,` dedi.

Savcı, komutana, doktora baktı, ikisi de savcıya baş salladılar. Yeniden Osman`a döndü:

`Peki,` dedi, `anlaşıldı.`

Savcının, Veli Sarı`nın yardımcısı kim olduğu üstüne köylüler arasında açtığı soruşturma sonuçsuz kaldı. Musa, Ethem, Hüseyin, Tahtacı Safi, Gödenceli Halil sorguya çekildiler. Hiç birinde yara bere yoktu. Sorguya çekilenlerin yakınları, o geceyi birlikte geçirdiklerine tanıklık ettiler. Kimse çıkıp da, o gece sabaha karşı, Musa`yı evine dönerken gördüğünü söylemedi.

Soruşturma tamamlandı. Hasan ile Osman katilden sanık olarak götürüldü.

Cezaevinin eskileri, yeni gelen Hasan ile Osman`ın yöresini sardılar. Sordular, soruşturdular, önce meraklarını giderdiler. Aralarında yüksek sesle bir tartışmadır başladı.

Hükümlülerden biri:

`Sizin cezanız hafif,` dedi.

Bir başkası sordu:

`Ne kadar?`

İlk hükümlü:

`Eh, dedi, on iki yılı geçmez.`

`On iki yıl ikisine çok.`

`Benden o kadar.`

İri yarı, kara pos bıyıklı bir hükümlü söze karıştı:

`Bunlardan biri kurtulur, biri yatar.`

`İkisi de yatar.`

`Biri kurtulur.`

`Neden?`

İri yarı hükümlü:

`Ortada iki silah var,` dedi. `Biri gra, biri çifte. Gra ile çiftenin yaraları birbirine benzemez. İkisinin de elinde çifte, ikisinin de elinde gra olsaydı, ölüyü kimin vurduğu bilinmezdi. Ama şimdi hakim yaraya göre öldüreni ayırır. Ölen, gra kurşunundan öldüğüne göre, gra mahkemede kimin elinde kalırsa hükmü o yer, öbürü kurtulur.`

Öbür hükümlüler Hasan ile Osman`a döndüler. Az önce `neden` diye soran:

`Ha?` dedi, `gra hanginizin elindeydi?`

Osman, ağabeyine baktı. Ağabeyi bakışlarını kendisinden kaçırıyordu.

`Ha?`

Hasan heyecanlandı:

`Çifte benim üstüme kayıtlı! Benim üstüme ruhsatı var.`

İri yarı hükümlü devam etti:

`Sen ruhsata kulak asma! Ruhsat senin üstüne olur da o gece grayı sen kullanırsın! Kardeş değil misiniz? Oturup kalktığınız dam aynı. Aranızda tarlada senin çapanı onun, onun çapasını senin kullandığın, sofrada kaşıklarınızın birbirine karıştığı gün olmadı mı? Siz şimdi işin o yanını bırakın da kafa kafaya verin, düşünün, taşının, kararlaştırın, işinize nasıl gelirse öyle davranın! Hanginizin dışarda kalması hesabınıza uygunsa öbürü gra benim elimdeydi desin.`

Bir hükümlü, Osman`a döndü:

`Senin yaşın kaç?`

Osman`ın yerine Hasan karşılık verdi:

`On sekiz, bilemedin on dokuz. Daha askere gitmedi.`

Osman`ın yaşını soran:

`Suçu sen üstüne alsan cezan yaştan da iner,` dedi.

Başka biri söze karıştı:

`Sen üstüne al daha iyi.`

İri yarı hükümlü hepsini susturdu:

`Siz o yanına karışmayın. Orası ikisinin bileceği iş.`

Osman`a döndü:

`Evli misin?`

Osman hafif mırıldandı:

`Evliyim.`

Hasan`a sordu:

`Sen?`

`Benim karım yeni öldü.`

İri yarı hükümlü sustu, düşündü.

Osman`a suçu sen üstüne al diyen:

`Eh, dedi, suçu sen kabullenirsen ağan karına bakar.`

İri yarı hükümlü yeniden Osman``a döndü:

`Damda gece karın çifteyi kimin, grayı kimin aldığını gördü mü?`

Osman sustu.

Hasan`ın rengi uçmuştu. Sesi titriyordu:

`Çifte benim üstüme kayıtlı.`

`Onun hükmü yok dedim ya! Sizin gelin, işin doğrusunu görmüştür. Tek tanık o. Şimdi siz aranızda karar verin, suçu kim üstüne alacaksa, gelin, ona göre ifade versin... Ortada malınızın zararı var. Ölen de üstünüze silah sıkmış. Paranız varsa avukat tutun, içerde kalanın cezası sekiz on yılı geçmez...

Hükümlüler o gece Hasan ile Osman`a birer çul verdiler. İki kardeş yan yana yattılar.

Ranzada yerlerine uzandıktan sonra Osman, ağabeyine tek söz etmedi. Ağasının yanında sıkıntıdan göğüs geçirdiğini, oflayıp pufladığını duyuyordu. Ama bir kez olsun dönüp bakmadı, neyin var diye sormadı. Bir araya geldiklerinden beri Bahar`dan ayrı geçirdiği bu ilk gecede, bir süre Bahar`ı düşündü. İki aya kadar çocuk bekliyorlardı. Ağası adam olsa, suçun üstünde kalacağına canı yanmazdı. Ağası beygir gibi ezerdi karısını... Çare? Nasıl kalksın da çifte benim elimdeydi, Veli`yi ağam vurdu desin?.. Mal ikisinin malı, zarar ikisinin zararı, sonra ağabeyi eziyetini çeksin de, o... Hem, dün gece nöbet kendisindeyken Veli aşılıklarına girecek olsa, kendisi de acımaz vururdu Veli`yi.

Hasan korkular, sıkıntılar içindeydi. Kendisi on iki yıl yerse, Osman yumuşak, konu komşuya yüzü tutmaz suyu bağışlar. Osman`ı iten olmazsa kendisi gibi çalışmaz da. Aşılar budanırsa, gelecek yıl filiz sürer. Zararı bir yıla, hadi hadi bilemedin iki yıla iner. Ama sulanırsa! Şimdi, malını düşmanlarının gözü önünde rezil rüsva bıraksın, on iki yıl düşmanlarının yüzünü mü güldürsün?

Ya Osman`la Bahar, kendisini ele verirlerse? Bahar, hakime Osman yanımdan kalktı, çifteyi aldı derse?..
Bunu düşününce soluğu kesiliyordu. Kimseye güveni yoktu onun! Hayatında güven duygusu nedir bilmemişti. Bahar Osman`a tutkun! Elbette ki çifte Osman`ın elindeydi der, onu ele verir! Osman, sabahtan beri boş yere mi susuyor? Ah ülen nankör, ah ülen hayırsız! Sen çalış çabala, kardeşim de, malına ortak et, o ağzını açıp, ağa sen meraklanma demesin!

Derisi güneşten kurumuş alnına, sıkıntıdan ter basacaktı nerdeyse... Eh hele Osman`la Bahar bir üstlerine düşeni yerine getirmesinler, bir suçu onun üstünde bırakmaya kalkışsınlar, bilirdi o da hakime ne diyeceğini! Çiftenin ruhsatı kendi üstüne! Elinde ruhsat olduktan sonra! Osman`ı kurtarmak için yalan söylüyor hakim bey, benim silahım belli, ben çiftem dururken ne diye grayı alayım?.. derdi, hem vallaha hem billaha hakime öyle derdi. Hakim de elbette ki inanırdı sözüne...

Bu çare aklına gelince biraz ferahladı. Osman küçük, suçu almak Osman`a düşer, Osman onu böyle demek zorunda bırakmaz da suçu kendiliğinden üstüne alacak olursa, Osman`ı bir gün sıkıntıda bırakmazdı hapiste! Harçlık gönderir, yiyecek taşır, bahçenin gelirinden payını ayırır, Bahar`a da... Sıra Bahar`ı düşünmeye gelince, bir ara Bahar`ın kalçaları, göğüsleri yine canlanır gibi oldu gözünün önünde! Osman hapiste kalırsa on yıl, o kalçalar o göğüslerle bir arada kalacak demekti! Ama bu akşam bunları düşünmek istemedi; kurtulacak olursa, adak adar gibi, on yıl Bahar`a kötü gözle bakmayacağına, Bahar`a el sürmeyeceğine kendi kendini inandırmaya çalıştı durdu.

Avukat kaç para isterdi acaba?..

Osman sabaha karşı gözlerini açtığı sırada o daha uyuyamamıştı. Osman`ın gamı tasası yoktu besbelli! Mallarının da, ikisinin de tasasını çeken yalnız kendisiydi. Osman`ı aldı, bir köşeye çekildi.

`Osman,` dedi, `düşündün mü?`

Osman susuyordu.

`Ben bütün gece düşündüm, uyuyamadım.`

Osman, söyle der gibi, yüzüne bakıyordu.

`Başımıza bu belalar geldi bir kere. İçinden ne kadar ucuz sıyrılırsak o kadar iyi olur.`

Bakışlarını Osman`ın bakışlarından kaçırdı:

`Senin, gra benim elimdeydi demen doğru olur.`

Osman susuyordu hala.

`Dışarıda kalsan askerliğin var. Gene malımız yüzüstü kalacak. Ben bir başımayım. Askerliğin olmasa, Bahar`dan, doğacak çocuğundan ayrılma der, yatarım, suçum neyse çekerim ama, sen askere gidince halimiz ne olur?`

Bütün gece düşündüklerini sıraladı. Avukat tutmak istemiyordu.

Ellerindeki para kıt, zararları büyüktü. Geçimleri, yine iki yılda bir ürün veren on yedi ağaç zeytinle, sekiz dönüm bahçeye kalmıştı. Üstelik bahçe işlenmek isterdi. İkisi birden hüküm giyerlerse bahçeyi kim işler, kim korur, hapishaneye ikisine birden kim harçlık yetiştirirdi? Suçunu kabullense, Osman askere gidince iki yıl yine öyle. Tek çare, suçu Osman`ın üstüne almasıydı.

Anlattı, anlattı:

`Sen,` dedi, `merak etme! Ben sağ oldukça, hapiste bir gün harçlıksız kalmazsın! Bahar sıkıntı çekmez! Çocuğuna bakar, iyiliğini bin defa öderim. Tek malımız, emeklerimiz perişan olmasın.. Düşmanlarımız yıkıldığımızı görmesin. Söyle, haksız mıyım?`

Osman düşündü, düşündü. Bütün düşündüklerini ağasına açmadan tek soruya bağladı:

`Söz mü?`

Yüzünde korkular uçan, soluğu kesilen Hasan, kardeşinin ellerine sarıldı:

`Söz!`

`Peki.`

Hasan`ın soluğu boşaldı. Kardeşinin ellerini tekrar tekrar sıktı:

`Göreceksin bu iyiliğini unutmam! Bu iyiliğinin altında kalmam! Bir gün harçlıksız, bir gün sıkıntıda bırakmam seni...

Osman, ellerini ağabeyinin avuçları arasından çekti:

`Yalnız..`

`Söyle! Ne istersen söyle?`

`Bahar`a bir kötülüğünü duyarsam, çıkınca yanına bırakmam` diyecekti, yüzü tutmadı. Kısa bir süre aklından geçen düşüncelerle dik dik ağabeyinin yüzüne baktı..

`Vekil tutacaksın, ben mahkemede ne diyeceğimi bilemem,` dedi.

Hasan`ın keyfi gölgelendi. Bu teklifin canını sıktığını da gizleyemedi:

`Ama..`

`Aması yok! Tutacaksın.. Benim de hukukum yerine gelsin.`

Hasan çaresiz boyun eğdi:

`Peki..` Hemen ardından da ekledi:

`Öyleyse Bahar`a bir yolunu bulup haber verelim..`

`Ne diye?`

`Ağzından söz kaçırmasın. Sorarlarsa gra senin elindeydi desin..`

Osman, ağabeyinin yanından ayrılmak üzere davrandı:

`Lüzumu yok! O kadarını ben derim. Gra benim elimdeydi derim..`

Sabahleyin, avluya çıkarılan hükümlülerin arasına karıştılar. Az sonra suçu Osman`ın kabullendiğini, avluda dolaşan bütün hükümlüler duydu. Hasan, o gün hemen, hemen bütün hükümlülere kendisinin çifteyle ateş ettiğini, kazanın kardeşinin elinden çıktığını anlattı. Kendisini dinleyen hükümlülerin yüzüne tuhaf bir bakışı vardı. Anlattıklarına kimse inanmıyormuş gibiydi. Bu yüzden içi yine rahat etmedi.

Hapishanenin ilk ziyaret günü Bahar, Osman`ı görmeye geldi. Çamaşır, yiyecek getirdi. Hapishanenin avlusunu çeviren parmaklıkların gerisinde Osman`la görüştü.

Ağabeyi, Osman`ın yanındaydı. Konuşmaları boyunca hep Osman`ın yanında kaldı.

Osman her zamanki gibi dingindi. Hatırını soruyordu. Ağası ise, sabırsız, telaşlı, Osman`ın yanında kıpırdayıp duruyordu.

Olayın üstünden üç gün geçmişti. Bu üç gün içinde, araları açık olmayan uzak yakın tanıdıkları Bahar`ı görmeye taşındılar. Herkes, Veli`yi Hasan`ın öldürdüğünü, kocasının suçsuz olduğunu söylüyordu. Dediklerine göre, Veli, gra ile öldürülmüştü. Bahar, olay gününün şaşkınlığı geçince, o gece ağası uyandırınca Osman`ın duvardan çifteyi aldığını, sabaha karşı elinde çifte ile dama döndüğünü iyice hatırladı. Osman`ı suçsuzdu. Boş yere hapis yatıyordu.
O sabah Osman`ı görmeye giderken, hep `kendini kurtar, beni sakın ağanın eline bırakma!` demeyi kurdu kocasına. Osman`la konuşurken bu düşündüklerini söylemek için, ağasının, gözlerini üstünden ayıracağı zamanı bekledi.

Hasan nerdeyse durduğu yerde duramıyordu, bir ara kocasını dürttü gibisine geldi.

Osman ağır ağır konuştu:

`Bizim ardımızdan sana bir şey soran oldu mu?`

Bahar, tasalı gözlerle Hasan`a baktı. Adam ağzından çıkacak sözü bekliyordu. Mırıldandı:

`Olmadı.`

`Öyleyse dinle, sorarlarsa çifte ağamın elindeydi dersin! O gece grayı ben aldım.`

Bahar şaşırıp sordu:

`Sen..`

Osman sözünü kesti:

`Ben ne dersem sen onu dinle! Grayı ben aldım. Çifteyi de ağam... Mahkeme boş yere uzamasın. Senin sözün benim sözümü tutsun.. Biz vekille de anlaştık. Vekilin demesi bana verecekleri yedi sekiz yıl! Kısmetse geçer.`

Bahar, Hasan`ın rahatladığını gördü.

Hasan, dışarı çıkınca onu, kocasını bir gün sıkıntıda bırakmayacağını uzun uzun anlatmaya başladı. Hapishane başına çökmüştü Bahar`ın. Gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Ayağının altında bastığı yer kayar gibi oldu, parmaklıklar birbirine karıştı, düşmemek için gözlerini yumup parmaklıklara sarıldı.

Hasan anlatıyordu hala. Osman`ın:

`Neyin var,` dediğini duyup, gözlerini açtı. Güçlükle:

`Bir şeyim yok,` diyebildi.

Ağası:

`Hamilelik! Hamilelik! Meraklanma,` diyordu.

Eli ayağı kesik hapishane parmaklıklarından ayrıldı.

Yargılama kısa sürdü. Son duruşma günü, Bahar, sabahtan kucağında iki aylık oğlu ile İzmir adliyesinin kapısında bekledi. Cezaevinin arabasıyla getirilen mahkemeciler arasında, Osman ile ağasının, kolları birbirine kelepçeli arabadan inişlerini gördü. Mahkemeciler, jandarmalar arasında, ikişerli kolda adliyenin merdivenlerine doğru ilerlerken Osman`a doğru atıldı. Jandarmalar atılmasını önlediler. Osman, önünden geçerken kendisine bir defa baktı.

Mahkemecilerin ardından, adliyenin kapısında bekleyen mahkemecilerin yakınları arasında, itile kakıla adliye binasına girdi. Mahkemecilerin kapatıldığı merdiven altının önüne kadar, kalabalığın arasında koştu. Osman`ı merdiven altına indirirlerken bir daha gördü.

Mübaşirin Osman ile ağasını çağırdığını duyuncaya kadar merdiven altının önünde bekledi. Osman ile ağası jandarmaların arasında merdiven altından çıktılar. Osman`a doğru bir daha atıldı. Jandarmalar onu yine uzaklaştırdılar. Osman, ona, kucağındaki oğluna, göz ucuyla bakıp yürüdü. Jandarmaların ardından Bahar da duruşma salonuna girdi. Bademler köylüleri salonu doldurmuşlardı. Salonun kapıya yakın bir köşesinde, ayakta duruşmayı dinledi.

Dinlediği sözlerin pek azını anlayabildi.

Önce avukatları uzun uzun konuştu. Veli`nin yaptıklarını saydı döktü. Avukat, Veli`nin yaptıklarını saydıkça, Bahar: `Gözü kör olasıca, yaktı bizi, yaktı!` diye mırıldandı durdu.

Avukat yerine oturdu. Başkan, Hasan`ı ayağa kaldırdı, sordu:

`Başka bir diyeceğin var mı?`

Hasan, yerinde kıpırdadı:

`Ben suçsuzum! Çifte benim! Ruhsatım var! Beraatimi isterim.`

Bahar dişleri arasından:

`Ah gavur bodur! diye mırıldandı.`

Oğlunu kucağında sıktı. O anda hakimlerin önüne fırlamamak, `Yalan!` diye bağırmamak için kendini güç tuttu.

Başkan:

`Peki,` dedi, `otur.`

Osman ayağa kalktı. Başkan`ın Osman`a ne dediğini iyi işitmedi. Sadece Osman`ın `Yok` dediği geldi kulağına. Osman oturdu.

Hakimler aralarında baş başa verip bir iki söz fısıldaştılar. Başkan:

`Karar!` dedi.

Bahar`ın çevresinde bir kaynaşma oldu. Herkes birden ayağa kalktı. Başkanın çabuk çabuk okuduğu kararı, Bahar, bilmediği bir dilden dinler gibi dinledi. Kulağına sayılar, yıllar takıldı. Kararın okunması bitince, kalabalığın önünde kendini duruşma salonunun kapısında buldu. Kapıdan çıkanlar, Hasan`ın aklandığını söylüyorlardı. Kapının yanına çekilip bekledi. Osman`la ağası jandarmaların arasında çıktılar. Hemen ardından avukatları yetişti. Duruşma salonundan çıkanlar, Osman`la Hasan`ın avukatlarının başlarını sardılar. Jandarmalar kalabalığı dağıtmaya çalışıyorlardı. Kendisi kalabalığın gerisinde kaldı. Avukatın Osman`a `Sana da dokuz yıl verdiler` dediğini duydu. Birkaç kez `Osman` diye seslendi. Oğlunu kucaklayıp havaya kaldırdı. Osman`a göstermeye çalıştı. Sesini Osman`a güç bela duyurabildi. Kendisini gördüğü sırada jandarmalar Osman`ı ağasıyla birlikte alıp götürdüler.

Bir kez daha, jandarmaların arasında merdiven altına doğru ilerleyen Osman`a doğru atıldı. Jandarmaların yaklaşmasını önlemelerine karşı koyarak merdiven altının kapısına kadar Osman`ın yanı sıra koştu:

`Dokuz yıl çabuk geçer Osman! Dokuz yıl çabuk geçer... Benden yana aklına bir şey gelmesin. Dokuz yıl gün gibi geçer. Oğlunu al! Bak, oğlunu gör. Dokuz yıl çabuk geçer..`

Merdiven altının aralığında önünü kesen jandarmalar, Bahar`ı zar zor aralıktan uzaklaştırdılar.

Avukatları, jandarmalardan izin aldı. Merdiven altının kapısı önünde Osman`la, ağasına kısa bir şeyler anlattı. Bahar, karşıdan Osman`dan çok ağabeyinin avukatla konuştuğunu gördü. Osman, bir bakışla, ona kendisini tutması gerektiğini hatırlattı. Sonra, avukatın dediklerini dinledi. Hasan`ın hareketlerinde bir telaş vardı. Sanki mahkemeden geri çağıracaklar, başkan, kararı yanlış okuduk, katil kardeşin değil sensin diyecekmiş gibi, avukatın bütün dediklerini kısa kesiyordu.

Avukat, yargıtay yoluyla Osman`ın cezasını belki de üç yıl daha indireceklerini söylüyordu.
Hasan heyecanlandı:

`Yargıtay istemez bey, yargıtay istemez.`

Avukat, Hasan`ın bu hareketine anlam veremedi. Osman`a baktı. Osman:

`Sen üstüne düşeni yaptın bey,` dedi, `eksik olma..`

Ardından ağasına döndü:

`Bak ağa! Sözünden dönmek yok! Beni harçlıksız bırakmayacaksın, Bahar`ın da bir şikayetini duyarsam, dokuz yılın sonu da var!`

Hasan çabuk çabuk tekrarladı:

`Merak etme! Sen merak etme..`

Ne diyeceğini şaşıran avukat yanlarından ayrıldı.

Jandarmalar merdiven altının kapısını mahkemecilerin üstüne kapadılar.

Hasan, iki saat sonra hapisten çıktı. Bahar`la birlikte Bahribaba`dan bir Seferihisar otobüsüne bindiler. Otobüsün gerilerinde iki kişilik bir sıraya yan yana oturdular. Az sonra, tıka basa insan dolan daracık otobüs, motorunun gürültülü çalışmasıyla kalktı. Taşra otobüslerinin o bitmez sarsıntısıyla yol almaya başladı.

Bahar`la oturdukları sırada sıkışmış kalmışlardı. Bacağı Bahar`ın bacağına, kolu Bahar`ın koluna değiyordu. Bu yakınlık elinde olmadan Hasan`ı heyecanlandırdı. Bütün kanının ılındığını, yüzüne gözüne ateş bastığını duydu.
Önceleri kımıldamamaya, Bahar`ın bu yakınlığından elinden geldiği kadar sakınmaya çalıştı. Bahar`ın hiçbir şeyin farkında olmadığını görünce, kendini otobüsün sarsıntısına bıraktı.

Bahar taş kesilmişti sanki, Osman`ın hapisliği, elini kolunu unutturmuştu kadına. Oturduğu yerde donmuş kalmıştı. Otobüsün camından dışarı baksa geçtikleri yeri görmüyor, önüne baksa otobüsün içinde kimler var seçemiyordu. Göğsü yüreğine dar geliyordu. Solunum borusunun altından, sık sık, yeldirmesini, entarisinin yakalarını paralar gibi kavrayıp göğüs geçiriyordu.

Hasan arada bir yanında, Osman`ı harçlıksız bırakmayız, sık sık ararız, evvel Allah malımız bizi kimseye muhtaç etmez, gibi sözler ediyordu. Kadının duyduğu dinlediği yoktu. Hasan`ın dediklerine yüreğinden boşalan derin soluklar, oflarla karşılık veriyordu.

O gece damda, yemeklerini sessiz, konuşmadan yediler. Hasan, dediklerine Bahar karşılık vermeyince sustu. Gördü anladı ki, Bahar kendisinden tiksiniyordu. Kadının yüzünün her hareketi, damın içinde dolaşması hep bu tiksintiyle doluydu.

Yatmalarına sıra gelince, Hasan`ın yatağı yayıktı. Bahar bir şey demeden oğlunu kucaklayıp iç odaya çekildi. Odanın kapısını kapadı. Hasan, onun kapının ardına bir dayak yerleştirdiğini duydu. Fena halde bozuldu. Yatağına yattıktan sonra uzun süre, Bahar`ın aklından geçenleri sezip sezmediğini düşündü. Kendisinden şüphelenip şüphelenmediğini anlamaya çalıştı. İç bölmede Bahar, göğsü paralanır gibi, yüreğinin taşmasından gelen sesler çıkarıyordu. Bir ara Bahar`ın, uyanan oğlunu emzirdiğini duydu. Ardından Bahar`ın göğüs geçirmeleri kesildi.
Bugüne kadar Bahar onun kendisine sulandığını söyleyemezdi. Ne elle, ne gözle Bahar`a karşı kötü bir harekette bulunmamıştı. Aklından geçenler her neyse aklından geçmekle kalmıştı. Madem öyle, ne demeye Bahar kalksın da kapısını ardından dayakla dayasın? Ne demeye Bahar yüreğini bozsun? Bahar`ın öteden beri aklından geçenleri anlayıp anlamadığını çözmeye çalışırken, utanmış bozulmuştu. Bahar`ın güvensizliğini, kendisinden kuşkulandığını düşündükçe, kapıldığı utanç duygusu, yavaş yavaş Bahar`a karşı bir hınç duygusuna dönüştü.

Dişleri arasından: `Kahpe!` diye mırıldandı: `Madem öyle, kocasının dönmesine dokuz yıl var! Dokuz yıl elimdesin! Gösteririm ben sana ne kadar namuslu olduğunu! Gösteririm ben sana yattığın odanın kapısı ardına dayak dayamayı!`

Sabaha karşı bu hınçla uyuya kaldı.

İlk dört beş gün böyle geçti. Sabah, öğle, akşam birlikte sofraya oturdular. Bahçede, aşılıklarda birlikte çalıştılar. Zora gelmedikçe tek söz etmediler. Aralarında Osman`ın sözü olsun geçmedi. Her gece Bahar, odasına çekildi. Hasan, her gece Bahar`ın odasına çekildikten sonra kapısının arkasına dayak dayadığını duydu. Bu yüzden Bahar`a duyduğu hınç her gece biraz daha arttı.

Gündüzleri, Bahar gittikçe açığa vurduğu bir hışımla ortada dolanıyordu. Her tuttuğunu hışımla kıvırıyor; hışımla yerine koyuyor, yürürken hışımla yere basıyordu.

Altıncı gün, öğle yemeğinden sonra sofra tahtasını Hasan`ın önünden hızla çekip kaldırdı. Birden öfkeyle soludu:

`Osman`ı ne vakit arayacaksın? Daha haftasında adını anmaz oldun.`

Hasan sarardı, yine de kendini tutmaya çalıştı:

`Daha harçlığı var! Şimdi işimizin sıkışık zamanı..`

`İşlerin sonu yok! Bir günlük kalsın varsın! Harçlığı olsun olmasın, seni, beni, oğlunu görmek istemez mi?`

Bahar, elinde sofra tahtası, karşısında ayakta duruyor, göğüsleri hızla kabarıp iniyordu. Sebebini anlayamadığı bir yumuşaklıkla:

`Pazar olsun, gideriz!` dedi. `Sen Osman`a öteberi hazırla..`

Bahar yatıştı. Sofra tahtasını dışarı çıkardı. Hasan`ın bakışları, damdan dışarı çıkarken Bahar`ın geniş sırtına, canlı kalçalarına takıldı. O yumuşaklığın ardında hıncının için için kabardığını, içinde bir sesin `günü gelsin, görürsün sen` dediğini duydu.

Pazar sabahı, bir sepete zeytin, pekmez, peynir, yoğurt, bazlama, bahçelerinden topladıkları üç dört kilo armut doldurdular. Bahar oğlunu kucakladı, ikisi Seferihisar şosesine indiler. Seferihisar otobüsünü durdurdular. Yan yana otobüsün gerisine sıkıştılar.

Bu kez ilkinden daha da yakındılar. Bahar`ın baldırları, kalçaları, sırtı, kolları neredeyse Hasan`ın üstündeydi. Hasan`ın içini gene o ılık sıcaklık kapladı. Fakat bu kez Bahar, onun yakınlığından rahatsız oluyordu. Kadın büzüldü, toparlandı, vücudunun Hasan`ın vücuduna değmesini önleyemedi. Otobüsün arka sıralarında bütün yolcular üst üsteydi. Hasan`dan kaçacak olsa, öbür yanında oturan yabancının üstüne abanacaktı. İnecekleri zamana kadar yerinde kasıldı kaldı.

Osman`ı gördüler. Götürdükleri yiyecekleri bıraktılar. Hasan kardeşine on lira harçlık verdi. Bahar`ın yanında vaadlerini sıraladı. Bahar, halinden bir şikayeti olmadığını söyledi. Görüşmeleri sona erince hapishaneden birlikte ayrıldılar. Yine tıka basa dolu bir otobüsle geri döndüler.

O gece Bahar, Hasan`a daha yatışmış göründü. Yatacakları zaman Bahar`ın kapısını ardından dayakla dayamasına nedense ilk gecelerdeki kadar kızmadı. Kararını verdi, ne yaparsa yapsın, kızgınlığını açığa vurmayacaktı.

Bahar`ın otobüsteki sıcaklığını üstünde duyuyordu hala. Uyuyamıyordu. Kalksa, bir omuz verse, kapıyı da dayağı da ardına devirirdi. Ama bu türlü cesaretli işlere atılacak yürek yoktu onda. O gece, Bahar`a duyduğu hınç, ölçülü hesaplı bir karara döndü. Bahar`ı yumuşatacak, güvenini kazanacaktı önce, sonra da Bahar`a gösterdiği güvensizliği ödetecekti...

On beş gün sonra yine Osman`ı görmeye gittiler. Akşamına Bahar`la araları biraz daha düzelmiş olarak döndüler. O gün Bahar`ın yanında Osman`a, her zamankinden daha cömert davrandı. On beş lira harçlık bıraktı. Vaadlerini bir daha yineledi.

Dosyaları yargıtaydan gelinceye kadar, on beş günde, üç haftada bir Osman`ı aradılar. Yargıtay kararı onaylayınca, arada bir Hasan`ı yoklayan başka bir korku da ortadan kalktı. Kendisinin işin içinden büsbütün sıyrıldığına iyice inandı.

Eylül sonlarına doğru Hasan, Osman`ın cezaevinden yazdırıp yolladığı bir mektup aldı. Mektubu komşusu Tahtacı Safi`nin oğluna okuttu. İzmir Cezaevi kalabalık olduğu için, Osman`ın Denizli Cezaevine gönderileceğini öğrendi.
Osman, `acele gelin, görüşelim` diyordu. Ertesi gün, Bahar`la Osman`ı görmeye gittiler. Cezaevinde Osman`ı bulamadılar. Osman, mektubu yazdıralı bir haftaya yakın olmuştu. Mektup önce Urla`ya gitmiş, köye her gün posta olmadığı için, iki gün beklemiş, köyde de Hasan`ın eline geçinceye kadar iki gün alışveriş ettikleri bakkalın tezgahında kalmıştı. Osman`ı bir gün önce İzmir Cezaevinden öbür yirmi hükümlü ile birlikte Denizli Cezaevine göndermişlerdi.

Hasan`la Bahar, Osman`a götürdükleri yiyecek sepeti ellerinde cezaevinin kapısından geri döndüler.

O günden sonra cezaevine gidip Osman`ı arama sözü kapandı. Hasan, ertesi hafta Osman`a Denizli Cezaevi adresine on lira postaladı. Aradan on beş gün geçince, İzmir Cezaevindeyken Osman`a on beş günde, üç haftada bir verdiği harçlık gözünde büyümeye başladı. Ertesi ay ancak beş lira yollamaya gönlü razı oldu. Üçüncü ay sonunda onu da yollamayı kesti. Urla`ya pazara indikçe, dönüşte Bahar`a iki sefer entarilik getirdi, başörtüsü getirdi, her defasında da Osman`a harçlık gönderdiğini söyledi. Üçüncü ayın sonunda Denizli`den Osman`ın mektubu geldi. Hasan, mektubu köy bakkalından alınca ne yapacağına karar veremedi. Kabahatliydi. Mektubu kimseye okutmaya yüzü tutmadı. Bademler`den Tekebaşı`na dönerken mektubu yırttı. Bahar`a Osman`dan mektup geldiğini söylemedi.

Bahar`la durumlarında önemli bir değişiklik yoktu. Yavaş yavaş, düşündükçe sonlarının neye varacağını kestiremiyordu. Sekiz aydır bir damın altında yaşıyorlardı. Kendisi hala bekardı. Konu komşunun karşıdan durumlarını tuhaf görmeye başladıklarını seziyordu. Ne gün Tahtacı Safi`nin Göndenceli Halil`in karıları ile yan yana görse, o gün kendisine karşı Bahar`ın hışmı artıyordu.

Bir gün Safi`nin karısı, dayanamadı, açıktan açığa Bahar`a:

`Hasan`a birini bulsana,` dedi. `Kocan hapisten çıkıncaya kadar dokuz yıl aynı damın altında yalnız mı kalacaksın?`

O günün akşamı Bahar hışmını dışarı vurdu:

`Hasan Ağa,` dedi, `sen evlensen iyi olur!`

Hasan, ne diyeceğini şaşırdı.

`Sırası var,` diye mırıldandı.

`Sırası ne? Alem ne der diye düşündün mü? Boş yere kendine de bana da söz getirme.`

Hasan, bütün gayretini toparladı. Yine de `Ne diyecekmiş alem? Ben kardeşimin karısına mı kaldım?` diyemedi. Bu sözler ağzından çıkacak olsa, Bahar, sesinden bütün düşündüklerini, gerçek niyetini anlayacakmış gibisine geldi.

Başı önünde:

`Bakalım,` dedi. `Hele şu önümüzdeki kış çıksın da.`

O gece, Bahar kapısını arkasından dayakladıktan sonra, yatağında hep bu konuşmayı düşündü. Evlense, Bahar dokuz yıl durur muydu acaba onun damında? Ne vardı Bahar`la Osman`ın arasında? İki saat uzaktaki Hereke`den Osman`a kaçmıştı Bahar. O gün bu gün derken kaza gününe kadar nikahları uzamıştı. Günün birinde oğlunu kucaklasa, buralarda birine kaçacak olsa, kim geri getirebilirdi Bahar`ı? Hele hapisten çıkacağı gün gelsin; Osman`a karı mı yok? Kendisi evlensin de Bahar`ı başıboş mu bıraksın? Kendisi yanıp tutuşurken başkalarına mı yem etsin?..

Gelgelelim kendisini erkekten saydığı yoktu kahpenin! Kalk, diyordu içinden şeytan, kapısını omuzla! Sesini çıkarayım derse, kapa ağzını bir çaputla, kollarını ardından bağla... Öte yandan içinde biriken ölçülü hesaplı hıncın sesini duyuyordu:

`Hele biraz daha bekle; hele biraz daha dişini sık...`

O yıl nisan çıkarken, Hasan bir sabah Urla`da kahvede oturmuş, yakınlarda bir yere zeytin ilaçlamaya giden zeytin bakım memurunun dönüşünü bekliyordu. Bitişiğindeki masada üç kişi kafa kafaya vermişler, biri yüksek, sesle gazete okuyor, öbür ikisi okuyanı dinliyorlardı.

Hasan``ın kulağına bir ara okunanlar arasında `Cezaevi` sözü çalındı. Artan bir ilgiyle kulak verdi. Cezaevinde Osman adında bir hükümlü, başka bir hükümlü tarafından şişlenerek öldürülmüştü.

Üç kişiyi şöyle böyle tanıyordu. Adamlara döndü:

`Kusura bakmayın, ölenin adı neydi?`

Okuyan başını kaldırdı:

`Osman.`

Hasan meraklanmış, heyecanlanmış göründü:

`Bizim Osman olmasın?`

Adamlar da meraklandılar. Okuyan sordu:

`Sizin Osman nerde?`

`Denizli`deydi.`

Dinleyenlerden biri sordu:

`İzmir`de değil miydi?`

`İzmir`deydi, oradan sekiz ay önce Denizli Cezaevine kaldırdılar.

Denizli`den de altı aydır haberini alamadım...

Okuyan kararsız bir tavırla başını geriye attı:

`Değil! Bu ölen Isparta Cezaevinde.`

Dinleyenlerden ikincisi söze karıştı:

- Baksana, dedi, altı aydır Denizli`den haber alamamış?..

Hiç düşünmediği bir yalan, Hasan`ın dudaklarından kendiliğinden çıkıverdi:

`Altı aydır para yolladım, mektup yazdım, Denizli`den bir karşılık gelmedi.`

Dinleyenlerden ilkinin kuşkuları arttı:

`Belki Denizli`den de başka yere kaldırmışlardır?`

Okuyan düşündü:

`Denizli`yle Isparta komşu.`

İlk dinleyen mırıldandı:

`Olur olur.`

Dinleyenlerden öbürü, okuyana:

`Hele,` dedi, `sen şu haberi baştan oku.`

Haber okunurken bu kez Hasan da dinledi. Haberde ölenin sadece adı yazılıydı. Osman`ın kimliğini çözmek dördü için de güçtü. Okuyan:

`Sen bir karakola görünsen,` dedi. `Karakoldan işin doğrusu anlaşılır.`

Hasan yine düşünmeden, yalanını tamamladı:

`Sordum. Her gelişimde sordum. Karakolda insanı adamdan sayan mı var?`

Adamların üçü de Hasan`a acıyarak baktılar.

İlk dinleyen bir cıgara yaktı. Cıgara paketini Hasan`a, arkadaşlarına da dolaştırdı:

`Karakol yazıp çizinceye kadar.`

Dinleyenlerden ikincisi:

`Kısmet,` dedi, `yazılan neyse o olur. Allah sana ömür versin.`

Konuşma bu sefer yan masada oturanların ilgisini çekti. Yan masadan biri sordu:

`Ne olmuş?`

Dinleyenlerden ikincisi başıyla Hasan`ı gösterdi:

`Kardeşi Osman`ı vurmuşlar.`

Adam Hasan`la kardeşini yakından tanıyordu. Durakladı:

`Osman hapis değil miydi?`

`Hapiste vurmuşlar.`

Olay, masalar arasında böyle yüksek sesle konuşulur duruma gelince, karşı masadan başka biri atıldı:

`Gazetede ben de okudum. Ama Isparta`yı görünce.`

Dinleyenlerden ilki açıkladı:

`Osman`ı İzmir`den Isparta`ya kaldırmışlar.`

İkincisi tamamladı:

`Kısmet! insanın eceli gelmesin. Azrail insanı, nerede canını alacaksa oraya çeker.`

Konuşmanın bundan sonrası akıl sınırlarından çıktı. Kimse Hasan`a fazla bir şey sormadı, `Vah vah!` diyenler, `Başın sağ olsun!` diyenler Hasan`ın yanını yöresini sardı.

Hasan, kardeşinin Veli Sarı`yı nasıl vurduğunu, mahkemelerini yeni baştan anlattı. Kardeşine yaptığı yardımları anlattı. Bir yıldır kardeşinin karısı ile oğluna baktığını anlattı. Dinleyenler:

`Sen üstüne düşeni yapmışsın, bundan sonra da yaparsın` dediler.

Öğle vakti, kahvedekiler karın doyurmak için dağılırlarken, içlerinde Osman`ın öldüğüne inanmayan biri varsa o da Hasan`dı.

Kasabanın olağanüstü olaylara hasret havası içinde haber çabuk yayıldı. Öğleden sonra, zeytin bakım memurluğunda işini bitirinceye kadar, karşılaştığı uzak yakın tanıdığı kim varsa, Hasan`a `başın sağolsun` dedi. O gün Bademler`den Urla`ya inenler, haberi Hasan`ın dönüşünden önce köye ulaştırdılar.

Hasan, cebinde `Isparta Cezaevindeki Osman`ın öldürüldüğünü` yazan gazete ile Tekebaşı`na vardığı zaman, damı, Bahar`a başsağlığı dilemeye gelen komşu kadınlarla dolu buldu.

O akşam, Bahar`la ikisi baş başa kalınca söze nereden başlayacağını bilemedi. Söylemeyi düşündüğü her söz bu heyecan yüzünden dilinin ucuna takıldı kaldı.

Bahar, damın içinde kolu kanadı kırık dolaşıyordu. Hareketlerindeki o eski hışım kaybolmuştu. O gece Bahar`a sadece:

`Gelin, bu dam senin,` diyebildi.

Bahar sustu. O gece, iç bölmeye çekildikten sonra, kapısını ardından dayakla desteklemedi. Hasan, kadının yenildiğini anladı. Sık sık içinden geldiği halde, yine de yatağından kalkıp Bahar`ın odasına geçmeye cesaret edemedi.

Ertesi gün, bahçede birlikte çalışırken Bahar`a bir iki kez niyetini açmayı denedi. Ama her söze başladığında:

`Ne yapalım kısmet! Kısmet böyleymiş, Osman`ın geri dönmesi nasip değilmiş.` demekle kaldı.

Sıcakta bütün gün çalıştılar. Gece, yatacakları sırada, damın içini kavuran ilk yaz sıcağı Hasan`ın cesaretini arttırdı. Bahar, iç odada oğlunu uyutup geldi. Hasan`ın yatağını yayacaktı.

Hasan yutkundu:

`Gelin..`

Bahar kımıldamıyordu.

`Gayri..`

Bahar yine kımıldamadı. Hasan`ın söylemeyi düşündüğü, tasarladığı bir iki söz vardı: `Gayri bu damda sen de dulsun, ben de... Sağda solda söz olur diyordun. Şimdi sen dururken benim bu dama yabancı birini getirmem...` Düşündüklerinin hiçbirini söyleyemedi. Nasıl olduğunu anlamadan kolu uzanmış, Bahar``ı bileğinden yakalayıvermişti.

`Gayri ayrı yatak yayma.` diye sözünü tamamladı.

Bahar, direnmedi, karşı koyamadı. Bileği, Hasan`ın elinde sarktı kaldı. Hasan, eli kolu buz kesen kadını, iç odada kendine yaydığı yatağa sürükledi.

***

Osman, son yolladığı beş lira harçlığı aldıktan sonra yazdırdığı, okunmadan yırtılan mektubunda, ağabeyinin sözünde durmasını istiyordu. Bir ay, iki ay, ağabeyinin mektubuna karşılık vermesini harçlık göndermesini bekledi. Ses çıkmadı. Ağabeyine güveni olsa bu gecikmeyi belki de başka sebeplere yorabilirdi. Hastalık derdi, parasızlık derdi, mektubunun kaybolduğunu düşünürdü, gardiyanlardan kuşkulanırdı. Bu sebeplerin aklına gelmesiyle gitmesi bir oluyordu. Ağabeyinin bir gün olsun hastalandığını hatırlamıyordu. Kendisine on beş lira göndermeyecek kadar parasız kalması hiç olmazdı. Mektubu kaybolmuş olsa, ağabeyinin gene de harçlık göndermesi gerekirdi.

Gardiyanlara gelince, öbür hükümlüler mektuplarını da, paralarını da alıyorlardı.

Osman, bu iki ay içinde ağasına ikinci bir mektup yazdırmadı. Aklı, durmadan İzmir Cezaevinde son görüştükleri gün, ağasının bir haline takılıyordu.

Bahar`la konuşuyorlar, ağası onlara bakıyor, onları dinler görünüyordu. Osman o gün, onun kendilerine değil de boşa baktığını, kendilerini dinlemediğini, aklının başka yerde olduğunu fark etti. Konuştukları tel örgü bölmenin arkasında, ağası, Bahar`a gereğinden fazla sokulmuştu. Konuşulacak pek öyle bol lakırdıları yoktu. Bahar, her başladığı sözün bitiminde, kucağındaki oğlunun yüzünü kendisine çevirmeye çalışıyordu. Her sözün sonunu: `Bak, baba` diye bağlıyordu. Kendisine çevirdikten hemen sonra, yedi aylık oğlunun başı, gene anasının omuzu üstüne kapanıyordu.

Osman zaten konuşkan değildi. Sonunda Bahar`a: `Bırak, canını sıkma.` demek zorunda kaldı. Bunları söylerken, ağasının sanki kendileriyle beraber değilmiş gibi durduğunu, Bahar`a tuhaf şekilde sokulduğunu gördü. Son kelime ağzından çok hafif çıktı.

Gardiyanlar, ziyaretin sona erdiğini sesleniyorlardı. Öbür ziyaretçilerle hükümlülerin konuşmaları uğultu şeklini almıştı. Ağası, gardiyanların ilk işaretini duyunca silkindi:

`Eh, bize müsaade.`

Bahar telaşlandı, tel bölmenin ardından kendisine doğru atıldı:

`Bizden yana meraklanma! Damı aklına getirme. Sağ olduktan sonra bu günler de geçer.`

Oğlunun yüzünü son bir kez kendisine doğru çevirdi:

`Baba de! Hadi baba de.`
Oğlunun başı hemen anasının omuzu üstüne yıkıldı. Ağası yineledi.

` Hadi! `

Bahar, belki de ilk kez o kadar yakınına sokulduğunu farkettiği ağasını dirseği ile itti:

`Az dur hele!`

Yeniden kendisine doğru atıldı:

`Yine geliriz, haftaya, on beş güne varmaz yine geliriz! Canının bir istediği varsa söyle..`

Kendisi, durgun bir sesle, kısaca: `Yok!` dedi. Ağabeyi soğuk soğuk yineledi:

`Bize müsaade!..`

Gardiyanların araya girmesiyle, tel bölmenin ardından isteksiz adımlarla uzaklaştı; tel bölmenin öbür yanında ağabeyinin Bahar``ı koparır gibi alıp götürdüğünü gördü.

Bu ayrılıştan sonra, yüreğine o güne kadar aklına getirmek istemediği bir kuşku düştü. Dama getirildiği ilk günden başlayarak, ağasının Bahar`a takılan bütün bakışları gözünün önünde canlandı. Kuşkuları hızla büyüdü, kuşku olmaktan çıktı, bir iki gün içinde ağabeyinin Bahar`da gözü olduğuna inandı. Suçu yüklendiğine ilk olarak canı yandı.

Aldatılmıştı! Kendisi onun için dokuz yıl yatmayı göze alsın da, o karısına göz diksin! Gidi uyur yılan gidisi!

Hınçla, öfkeyle yanıyordu. O günlerde yolunu bulsa, bir gece hapisten kaçar, dama varır, sine sine yaklaşır, damın kapısını omuzlardı. Hele ağabeyinin Bahar`a bir sataştığını görsün!..

Bunları düşündükçe, her sefer, gözünün önünde, dama birdenbire girdiğini, Bahar`ın ağasıyla boğuştuğunu, ite kaka onun saldırılarından kurtulmaya çalıştığını görüyordu. Deliye dönmüş gibi atılıyor, balta, bıçak eline ne geçerse, ağabeyini delik deşik, parça parça ediyor, ardından oğluyla Bahar`ı dışarı çıkarıp, ağabeyinin ölüsünü damla birlikte ateşe veriyordu...

Kararını verdi. Kendisini görmeye gelecekleri ilk gün, ağasına:

`Sen şöyle biraz açıl!` diyecekti. Gözlerinin içine bakıp Bahar`a sokacaktı. Bahar gizler de söylemezse, bu sefer ağasına:

`Ayağını denk al,` diyecekti. `Bahar`a kötü gözle bakar, hallenirsen, elime ilk geçtiğin gün doğrarım seni!`

Bahar`ı, ağasını bir daha göremeden Denizli Cezaevine kaldırıldı. Denizliye kaldırılacağını mektupla bildirdiği halde, ağasının gelmeyişi, kuşkularını daha da kuvvetlendirdi. Denizli`deki ikinci ayında ağası harçlık diye yalnız beş lira gönderince, aldatıldığı düşüncesi aklına iyice yerleşti.

Ne yapmalıydı? Çevresindeki hükümlülerden hiçbirine kuşkularını açıklamaya, öz ağasının karısını ayarttığını söylemeye dili varmıyordu. Avukatlarına bir mektup yazdırıp, Veli Sarı`yı ağasının vurduğunu, bir cahillik, bir hata edip kendisinin suçu üstüne aldığını, şimdi ise, ağasının hapiste onu herkesin eline bakmaya muhtaç bıraktığını açıklamayı düşündü. Beş on gün hep yazdırmayı düşündüğü bu mektubun da işe yarayacağına aklı kesmedi.
Sonunda, ağabeyine üstü kapalı bir dille sözünü unutmamasını bildiren o mektubu yazdırdı. Mektubuna karşılık alamayınca, aldatıldığında en küçük bir kuşkusu kalmadı. Ağası, malının da, karısının da üstüne oturmuştu! Hapiste geçen her saat artan bir gazapla dişini sıktı, mahpuslara orta hizmeti gördü, işliklerde iş verirlerse çalıştı, kimsesiz hapisliğin her sıkıntısına katlandı, gününün dolmasını bekledi...

Ölüm söylentisinin üstünden altı ay geçti. Osman`dan ses seda çıkmayınca, Hasan Kocabaş, ölüm haberinin doğruluğuna neredeyse kendi de inanacaktı. Bahar koynuna girdiği günden beri gebeydi. Tekebaşı`ndaki malın tamamı kendisinindi. Osman`ın hayatta olduğunu değil, vaktiyle yaşadığını bile düşünmek istemiyordu. Fakat o günlerde bir karşılaşma Hasan`ın bütün rahatını kaçırdı.

Ekim başlarında bir gün sebze indirdiği hanın sahibiyle hesap kesmek için İzmir`e gitmişti. Dönüşte, Santral Garajda, Seferihisar otobüsüne bineceği sırada adının seslenildiğini işitti. Kimdir diye bakınırken, az ötede duran Menemen otobüsünün pencerelerinin birinden yüzünü hemen hatırlayamadığı genç bir adam, başını uzattı, adını yineledi.

Delikanlıyı tanıdı. Mahkemesi sırasında, İzmir Cezaevinde birlikte yatmışlardı. Menemen`in köylerinden, Osman`ın akranı olan, hükümlü bir çocuktu, adı da Süleyman`dı. Osman`la iyi anlaşırlardı. Bu yüzden Süleyman`ı görünce ardından Osman`la karşılaşacakmış gibisine geldi. Şaşaladı.

Süleyman, güleç bir yüzle:

`Nasılsın Hasan Ağa? Ne var ne yok?` diyordu.

Kalkmak üzere olan Menemen otobüsüne yaklaştı. Güç bela:

`İyilik sağlık! Geçmiş olsun, ne zaman kurtuldun?` diyebildi.

`Yirmi gün oldu,` dedi. Senin ardından beni de Denizli``ye kaldırdılar! Denizli`de Osman`la beraberdik. Keyfi iyi, yalnız geçimi kötü! Gücün yeterse beş on lira fazla gönder.`

Süleyman`ın son sözleri arasında Menemen otobüsü yürüdü.

Hasan`ın Bademler`e dönerken canı iyice sıkkındı. Otobüste durmadan düşündü: Acaba, Osman`ı arasa mı? Harçlık gönderse mi? Bahar`la altı aydır karı koca gibi yaşarken ne yazacaktı Osman`a? Bu güne kadar arayamadığına, harçlık gönderemediğine ne sebep gösterecekti? Adam sen de! Arası uzamıştı bir kere. Cümle alem Osman`ı ölmüş biliyordu, adını unutmuştu! Onun, Menemenli Süleyman`dan Osman`ın sağlık haberini aldığını kim bilecekti? Peki ya Osman`ın kendisine iki satır yazmayışına ne demeli? Damda olup bitenler kulağına varmış mıydı acaba? Varırsa varsın. Osman`ın hapisten çıkmasına daha yedi uzun yıl vardı. Yedi yıla kadar, kim öle kim kala...

Bahar, şubat başlarında bir oğlan doğurdu.

Mayısta, genel seçimler yapıldı. Seçimi Demokratlar kazandı. Ortalarda bir af sözü dolaşmaya başladı.

Temmuzda af gerekleşti. Yakın köylerden hapiste olanların çoğu döndü. Dediklerine bakılırsa, cezaların üçte ikisi silinmişti. Onun hesapladığına göre Osman, kış ortasına doğru çıkıp gelecekti. Osman`ın geleceği günün yaklaşması, bir süredir düzenine giren uykularını yeniden kaçırdı. Artık Osman`ı arayıp sormanın, harçlık göndermenin zamanı geçmişti. Kendi durumunu Osman`a karşı sağlamlaştıracak yolları araştırmaya başladı. Önce Bahar`ı nikahladı. Mahkemenin geri verdiği çiftesini kendini korumak için yeter görmedi; sağdan soldan araştırdı, toplu bir tabanca satın aldı. Osman`ın çıkıp geleceği günü, içine sıkıntı, alnına ter basarak bekledi.

1951 yılının ilk ayı içinde Osman`ın cezası doldu. Mahpuslar aralarında beş on kuruş topladılar, hapisten çıkacağı gün, Osman`a verdiler.

Bir ikindi üstü, cezaevinin kapısı ardından kapanınca, Osman karşılaştığı ilk Denizliliden garın yolunu sordu. Sağda solda oyalanmadan gara vardı. Gar tenhaydı. Ortalarda henüz yolcuya benzer kimse görünmüyordu. Bir süre garın holünde, şaşkın şaşkın durakladı. Kılığı kıyafeti kendisine uyan, çekinmeden İzmir``e gideceği ilk trenin ne zaman kalkacağını sorabileceği gibi birini arandı. Sağ yanda bir odadan çıkan bir istasyon memuru, çabuk çabuk yanından geçip sol yanda başka bir odaya girdi. Memuru durdurup soramadı. Satıcılara, garsonlara yaklaşmaktan çekindi.

Beş on dakika sonra, yanına on dört on beş yaşlarında bir hamal çocuk yaklaştı. Ne beklediğini, nereye gideceğini sordu. Çocuktan öğrendiğine göre, İzmir`e gidecek ilk trenin geçmesine daha sekiz saat vardı.

Ağasıyla hesaplaşacağı zaman gelmişti. Hesap saatine kadar, gideceği, oyalanabileceği tek yeri yoktu onun. İstasyondan ayrılmadı. Çocuk onu gişenin önüne götürdü. Biletini aldı. Üçüncü mevki bekleme salonunda oturdu, bekledi.

İstasyonda kalırsa, tren daha çabuk gelecekmiş gibisine geliyordu. Bekleme salonunda geçirdiği saatler, hapiste geçen üç yıldan da uzun gelmesine karşılık, yine de yerinden ayrılamadı.

Trende aynı kompartımana düştüğü köylüler, hareket edince, `uğurlar olsun` dediler. Mırıldanarak karşılık verdi. `Neredensin?` diye sordular. Onun da karşılığını kısa kesti. `Nereden böyle?` dediler, kısaca: `Hapistim.` dedi. `Geçmiş olsun, Allah başka kaza beladan korusun! Sebep neydi?` dediler. Canı anlatmak istemedi. `Kaza.` dedi sadece. Yanındakiler uyudular. O İzmir`e kadar gözünü kırpmadı. Kompartımanın penceresinden gecenin karanlıklarına daldı. Ortalık ağarıncaya kadar yalnız ağasıyla karşılaşacakları saati düşündü.

Düşündükçe, tren kendisine hiç de hızlı gitmiyormuş gibi geldi. Düşündükçe, ağasının yüzünü, trenin koridorunu hafif aydınlatan ışık gibi sararmış, elini ayağını trenin sarsıntısıyla titrer gibi gözünün önünde gördü.

Bahar`a en küçük bir hınç, en küçük bir kırgınlık yoktu içinde. Bahar`ın elinde para yoktu ki göndersin! Bahar`ın okuması yazması yoktu ki mektup yazsın! Bahar`ın gideceği yeri yoktu ki kaçsın, ağasının elinden kurtulsun!
Ertesi gün, kuşluk vakti İzmir`e indi. Sora sora garajı buldu, ilk kalkacak Seferihisar otobüsüne bindi. Yarım saatten uzun bir zaman otobüsün kalkmasını bekledi.

Garajdan çıkan otobüs, Konağı geçtikten sonra Bahribaba`da durdu, yeni yolcular aldı. Osman onların arasında bir köylüsünü gördü. Adam, Osman`ın önündeki sıraya oturdu. Osman`ı görünce biraz şaşalar gibi oldu. Ama şaşkınlığını açığa vurmadı: `Geçmiş olsun!` dedi. Köylüsüne uzanıp, bizimkiler nasıl, diye sormadı. Köylüsü de kendisine dönüp başka bir şey söylemedi, sustu.

Vakit öğleyi geçerken, Bademler köyünün altına varmadan, otobüsten indi. Tekebaşı`na giden en kestirme yolu tuttu. Hızlı, çevik adımlarla yürüdü. Açık güneşli bir gündü. Kıyısından geçtiği tarlalarda ekinler yeni yeni sürüyordu. Uzaktan bir iki sığırtmaç çocuk durup onun damlarına doğru koşar gibi ilerlemesine baktılar. Yolunun üstünde başka kimseyle karşılaşmadı.

Damının önünde üç yaşlarında bir oğlan çocuğunun dolandığını gördü önce. Kendi oğlunu tanıdı. Dama iyice yaklaştığı sırada, Bahar bir kolunda bir yaşlarında başka bir çocukla, damın kapısından çıktı. Göz göze geldiler. Kadının birden beti benzi uçtu. Boş kolu havada gerildi. Dudakları arasından bir çığlık koptu:

`Osman! Osmanım, sen sağ mıydın?`

Kolundaki çocuğu iki eliyle kavrayıp Osman`ın önüne uzattı:

`Gör beni! Bak benim başıma neler geldi.`

Osman sert bir el hareketiyle Bahar`ı durdurdu:

`Ağam nerede?`

Bahar dövünüyordu:

`Seni bana öldü dediler. Seni hapiste öldürdüler dediler. Sağsın çok şükür! Allaha şükür sağsın! Kurtuldun şükür! Ah ben ne yaptım.. Nasıl kandım.. Bundan sonra yüzüne bakmak, karşına çıkmak haram bana.. Gebersem, yaşamasam daha iyi..

Osman yineledi:

`Ağam nerde?`

Bahar`ın çenesi kısıldı, sesi öfkeyle titredi:

`Aşılıklarda canı çıkasıca bodur! Aşılıklarda kahpe!`

Osman, damın gerisine doğru yürüdü. Toparlanan Bahar, kucağında çocuk, Osman`ın önüne geçti.

`Gitme, elini kirletme onunla.`

Osman, Bahar`ı yolundan çekti:

`Sen çekil!`

`Gitme, silahlı o!`

Osman yürüdü. Bahar`ın ardından seslendiğini duydu:

`Tabancası var üstünde! Kolla kendini!`..

Osman kulak vermeden yürüdü.

Hasan, aşılıkların öbür ucunda, kazması elinde doğrulmuş, onun yaklaşmasına bakıyordu. Dosdoğru ağasının üstüne yürüdü.

Aralarındaki uzaklık yüz adıma indi, seksen adıma indi. Ağa elinden kazmayı attı, seslendi:

`Dur yaklaşma!`..

Aralarındaki uzaklık altmış adıma indi. Ağa bir daha seslendi:

`Dur dedim sana!`

Aralarındaki uzaklık kırk adıma indi. Ağasının belinden bir toplu tabanca çekip namlusunu kendisine çevirdiğini gördü:

`Yaklaşma!`

Aralarındaki uzaklık yirmi adıma indi.

`Öldü dediler senin için.. Gazete yazdı..`

Ağasının tabancayı tutan eli titriyordu. Yüzü, Veli`yi öldürdüğü gün, savcıya `çifte benim, ruhsatım var` dediği andaki gibi sarıydı. Sesi, mahpusluklarının ilk günündeki gibi titrek kısıktı.

`Yaklaşma! Saldırırsan vururum!`

Osman ceketini sırtından çıkardı attı:

`Vur hadi!`

Hasan`ın sesi bir daha titredi:

`Saldırırsan vururum!`

`Vur! Vursana ödlek! Bakalım bu sefer yerine kimi yatıracaksın! Vur da görelim! Döve döve gebertmeye geldim seni! Başını iki taş arasında ezmeye geldim! At o tabancayı elinden.`

Osman, Bahar`ın arkasından koşarak yaklaştığını duydu. Ağasının tabancayı kavrayan elinin kasıldığını gördü. Gözlerini kendisine çevrilen tabancanın namlusundan ayıramadı. Tetik düşerken yana sıçradı. Tabancadan çıkan kurşunun rüzgarı sol kolunu sıyırıp geçti. Ağasının tetiği ikinci kez çekmesine sıra kalmadan dört beş adım gerisinde patlayan iki el çifte sesi işitildi. Hasan Kocabaş on adım önünde ayakları dibinden orakla biçilmiş gibi yüzükoyun devrildi. Gerisine baktı. Bahar`ı elinde ağasının çiftesiyle, soluk soluğa gördü.

Etiketler

Hadi Onu Vur Masalı oku, Hadi Onu Vur Masalı dinle, Hadi Onu Vur Masalı özeti, Hadi Onu Vur Masalı kısa özeti, Hadi Onu Vur Masalı andersen masalı, , 

Facebook'ta Paylaş

Devlet Romanı oku, Başımda saç yok içimde tat çok cevabı, Yoksul Oduncu Masalı türk masalı, Bir elmayı yerken kurt bulmaktan daha kötü olan ne cevabı, Küçük Deniz Kızı Masalı dinle, Yaradılış Destanı türk destanı, Rüyada Öfkelenmek yorumu, Aşkın Büyüklüğü Hikayesi aşk hikayesi, Hazreti Hud hakkında, En son hangi dişler çıkar cevabı, Rüyada Helva Görmek oku, Ceza Fıkrası oku, Sınıfta Olmalıydın Fıkrası temel fıkrası, Rüyada Şaşı Görmek ne anlama gelir, Falda Kalem Görmek oku,